Toplam 5 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 5 arasi kadar sonuc gösteriliyor

 

 

 

Konu: Anne Güvercin Masalı

  1. #1
    Serdar50 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Durum: Serdar50 âíå ôîğóìà
    Üyelik tarihi : 07.Ocak.2010
    Mesajlar : 45
    Tecrübe Puanı : 0
    Array

     


    Post Anne Güvercin Masalı

    images/yorumlarinizi.png



    Güzel bir yaz günüydü. Batur elinde sapan evlerinin yakınındaki ağaçlıkta kuş avına çıkmıştı. Gözleri radar gibi dikkatle çevreyi tarıyordu. Birden arkasında bir ses duydu: ’Vurma kuşları.’ Döndü baktı. Seslenen yabancı değildi. Mahalle arkadaşı Sarper’di: “ Ne istersin şu küçük yaratıklardan bilmem ki? Ne zararı var onların sana? Bırak ötsünler uçsunlar kanat çırpsınlar. “ Batur: “ Sarper yine mi sen? Bu kaçıncı? İşime karışma demedim mi ben sana? Bak kuşları ürküttün kaçıp gittiler. Kuş vurmak yasak mı yani? “ Sarper: “ Yasak tabii. Şu sıralar kuş yavrularının büyüme zamanı. Batur: “ Amma yaptın ha.. Yasakmış.. Yasaksa yasak. Kim bilecek benim kuş vurduğumu? Çevrede bir yığın kuş var. Bir kuş vursam kuş kıtlığına kıran girmez ya kuş nesli tükenmez ya. Bana bak Sarper sen iyi bir arkadaşsın fakat şu kuş işine karışma “ dedi ve ses çıkarmamaya dikkat ederek usul usul ilerlemeye başladı. Yirmi metre kadar gittikten sonra bir ağacın altında durdu. Sapanını yukarıya doğru kaldırdı. İyice nişan aldıktan sonra sapanındaki taşı fırlattı. Taş hedefini bulmuştu. Kuş yere düşerken aynı anda havalanan bir başka kuşun kanat sesleri duyuldu. Batur az ötesinde yere düşen kuşu aldı. Kuş can çekişmekteydi. Hemen kuşun kafasını kopardı. Kendisine doğru yürümekte olan Sarper’e dönerek: “ Nasıldım ama? Tek atışta hedef on ikiden. Tık kafa gitti. Tüylerini yoldum mu küçük bir ateş yakarım. Cız bız. Sonra deyme keyfime “ dedi.

    Arkadaşının sözlerine aldırış etmemesine içerleyen Sarper: “ Ne desem ne söylesem boşuna. Başkalarının senden daha iyi düşünebileceğini hiçbir zaman kabul etmezsin zaten. Vurduğun bir yabani güvercin yavrusu. Yirmi gram et ya çıkar ya çıkmaz. Hem düşünmediğin bir şey var. Bu yere düşerken kanat sesleri duymuştuk. Herhalde anne güvercindi uçan. Yabani güvercinler bildiğim kadarıyla kin tutarlar. Yavrusunu vurmakla hiç iyi yapmadın “ dedikten sonra geriye dönerek hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Batur daha sonra ağaçlığın kenarında küçük bir ateş yaktı. Buraya gelirken yavru güvercinin tüylerini yolmuş ve iç organlarını temizlemişti. Kuşu pişirmeye başladı. Fakat arka tarafındaki ağaçlardan birinde üzgün ve yaşlı bir çift gözün kendisini izlediğinin farkında bile değildi.

    Anne güvercin bir taraftan yavrusunu vuran çocuğu seyrederken bir taraftan da düşünüyordu: “ Aslında elinde sapanla bir çocuğun bize doğru yaklaştığını görmesek duymasak bile hissederiz. Fakat biz kuşlar ağaç dalları üzerinde otururken dalar gideriz. Geçmişi düşünürüz. Hatıralar gözlerimiz önünde canlanır. Doğrularımız yanlışlarımız aklımıza gelir. Çoğu zaman da hayaller kurarız. Bunlar genellikle tadını damağımızda hissedeceğimiz hayallerdir. Yani gerçek olmasını istediğimiz. İşte bu gibi durumlarda bir sapanın veya bir tüfeğin bize doğru nişanlandığını görmemiz yahut yaklaşan birinin hışırtısını ayak seslerini duymamız mümkün değildir. Biricik yavruma uçmayı öğretiyordum. Yavrum çok yorulmuştu. Bir ağacın dalına konduk dinleniyorduk. Etraftaki ağaçlar kuş doluydu ve sanırım çoğu da benim gibi hayallere dalmıştı. Küt diye bir ses duydum ve yavrumun feryadı ile kendime geldim. Baktım yavrum vurulmuş düşüyordu. Kanatlarımı çırptım ve uçtum. Havada geniş bir daire çizdikten sonra olayın olduğu yere döndüm. Çevrede kuş yoktu hepsi kaçıp gitmişlerdi. Olayın nasıl olduğunu kuşlardan sorar öğrenirim. Neyse bırakayım şimdi bunları düşünmeyi. Yavrumu vuran çocuk kalktı gidiyor. Gözden kaybetmeden takip edeyim şunu. Evinin nerede olduğunu öğrenirim hiç olmazsa. “

    Batur yolda gördüğü bir arkadaşıyla konuştuktan sonra oturdukları apartmanın kapısından içeriye girdi. Oturdukları daire 4. kattaydı. Anne güvercin karşı sokaktaki bir apartmanın çatısında saatlerce bekledi. Akşam olunca odaların salonların ışıkları yanmaya başladı. Yavrusunu vuran çocuğun girdiği binanın oda ve salonlarını kontrol etmeye başladı. Örtülmeyen veya aralık bırakılan perdelerin arkasından içeri bakıyordu. 4. kattaki balkonun korkuluk demirlerinin üzerine kondu. Şöyle bir etrafına bakındı bir tehlike var mı diye. Sonra ağır ağır başını pencere tarafına doğru çevirdi. Perdesi kapatılmamış pencereden içerisi rahatlıkla görünüyordu. Ve onu gördü…tam karşıda oturmuş yanındaki birkaç kişiye bir şeyler anlatıyordu. El-kol hareketleri yapıyor kahkahalarla gülüyor etrafındakileri güldürüyordu. Onun son derece neşeli hali içini sızlattı. Bu sahneyi daha fazla görmeye dayanamadı kanatlarını çırptı ve simsiyah gökyüzüne doğru uçup gitti. Daha sonraki günlerde Batur evlerinin yakınındaki ağaçlıkta sık sık kuş avına çıktı. Fakat hayret!..Her zaman pek çok kuşun bulunduğu bu ağaçlıkta bir tek kuşa rastlayamıyordu.

    Batur yine bir gün elinde sapanıyla buraya geldi. Çevreden çıt çıkmıyordu etrafta hiç kuş yoktu. Tam yavru güvercini vurduğu ağacın altına gelmişti ki aniden kanat sesleri duydu. Şaşırmıştı. Üzerine doğru dalışa geçen kuşu son anda fark etti. Elleriyle yüzünü kapatması onu yaralanmaktan kurtardı. Kuş çığlıklar atarak hemen ikinci defa saldırıya geçti. Bu saldırı birincisinden çok daha şiddetli oldu. Kuşun kanat vuruşları birer tokat gibi yüzüne gelen Batur sırtüstü yere yuvarlanırken eliyle kuşa sert bir darbe indirdi. Kuşun ilerideki çalılıkların arasına düştüğünü gören Batur arkasına bile bakmadan kaçıp gitti. Batur o gece hiç uyuyamadı. Yatağında devamlı olarak bir o yana bir bu yana döndü durdu. Sabaha karşı şafak sökerken o kuşun kim olduğunu ve kendisine neden saldırdığını anlamıştı. O kuş birkaç gün önce vurduğu yavru güvercinin annesiydi. Demek ki anne güvercin yavrusunu vuranı unutmamış devamlı olarak takip etmişti. Kuş vurmak için ağaçlığa gelirken orada bulunan kuşların kaçıp gitmesini sağlamıştı. Bu birkaç gündür ağaçlıkta hiç kuş görememesinin nedenini ortaya çıkarıyordu. Korkunç bir takip altındaydı. Eğer kuş vurmaya devam ederse anne güvercinin felaketine neden olacağını anladı. Zararın neresinden dönülürse kardı. Bir daha kuş avına çıkmazsam anne güvercin belki peşimi bırakır diye düşündü. Zaten sapanını anne güvercin ile boğuşurken düşürmüştü. Bundan sonra kuş vurmayacağına söz verdi.

    Anne güvercin ise Batur ile yaptığı mücadeleden sonra yerde bulduğu sapanı gagasının arasına kıstırıp uçup gitmiş uzaklara çok uzaklara kimsenin onu bulup bir daha kuş vurmasına imkân bulamayacağı kadar uzaklara giderek oralarda bulduğu bir çukura sapanı atmış ve üzerine toprak yaprak ne bulduysa doldurarak gömmüştü. Anne güvercin daha sonraki günlerde ağaçlığın kenarında nöbet tutmaya devam etti. Birisi buraya gelmeye kalksa hemen ağaçlar üzerinde dinlenen uyuklayan veya hayal kurmakta olan kuşları uyaracak ve bu ağaçlıkta kimsenin kuş vurmasına izin vermeyecekti. Böylece aradan haftalar geçti. Sonbaharın gelmesiyle havalar soğumaya başladı. Bütün göçmen kuşlar gibi anne güvercin de grubuyla birlikte kışı geçirmek için sıcak ülkelere göç etti. Ertesi yıl nisan ayında anne güvercin grubuyla birlikte tekrar bu ağaçlığa geldi. Günler çok sakin ve olaysız geçiyordu. Anne güvercin fırsattan istifade ederek üç tane yumurta yumurtladı. Bu yumurtaların üzerinde günlerce kuluçkaya yattı. Sonunda yumurtalar çatladı ve üç tane minimini yavru sahibi oldu. Yaz mevsimi boyunca yavrularını büyüttü onlara uçmayı öğretti. Hayatta kendilerine yönelebilecek tehlikelere karşı daima uyanık durumda bulunmayı öğütledi. Batur verdiği sözü tuttu. Bir daha onu kuş vururken gören olmadı.


    Yazan: Serdar Yıldırım

    ------------------------

  2. #2
    Serdar50 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Durum: Serdar50 âíå ôîğóìà
    Üyelik tarihi : 07.Ocak.2010
    Mesajlar : 45
    Tecrübe Puanı : 0
    Array

     

    images/yorumlarinizi.png
    GİTARCI ASLAN
    Ormanlar Kralı aslan bir varisi olmadığından yakınıyordu. Nedeni bilinmezdi fakat hiç yavrusu olmamıştı. Bir erkek yavrusu olsa bir iki yıla kalmaz kocaman olurdu. Şöyle yelesini savurarak boy boy dolaşırdı ortalıkta. Ormana asayişi kontrol için çıktığında bir kükredi miydi suçlular ve suç hazırlığı içinde bulunanlar saklanacak delik aramalıydı. Neden sanki tacını tahtını bırakacağı bir varisi yoktu? Yakın akrabaları falan da yoktu ki onlardan birini yanına alsın yetiştirsin kendinden sonrası için kral olmaya hazırlasın. Kral dediğin soylu olurdu asil olurdu öyle her önüne gelen krallık yapamazdı. Tutsa bir aslanı kendinden sonrası için vasiyet etse yeni kral beceriksiz çıkacak ve yönetim etkisiz kalınca da orman karışıklığa kargaşalığa kaosa sürüklenecekti.
    “ Hayır gözüm arkada kalmamalı “ diye düşündü Ormanlar Kralı aslan. “ Soy kütüğümü tekrar kontrol etmeliyim. Bu defa öncekiler gibi olmamalı çok daha dikkatli davranmalıyım. Babamı dedemi ve tüm soyumu sopumu en ince ayrıntılarına kadar incelemeliyim. Mutlaka bulmalıyım damarlarında asalet kanı taşıyan bir aslan mutlaka bulmalıyım. ”

    Ormanlar Kralı aslanın günlerce süren araştırması sonunda meyvesini verdi. Dört nesil öncesinde krallık yapan aslan yerine büyük oğlunu vasiyet edince küçük oğlu bu duruma üzülmüş ve çekip gitmişti. Onun çok uzaklardaki Grandr Ormanı’na gittiği ve orada sakin bir yaşam sürmeye başladığı belirtilmişti. Konu hakkında daha sonra ne olduğu gibi bir bilgiye rastlanmıyordu. Ormanlar Kralı aslan tilkiyi huzuruna çağırdı ve ona durumu anlatıp Grandr Ormanı’nda araştırma yapmasını eğer varsa akrabalarından genç ve yetenekli bir erkek aslanı alıp saraya getirmesini emretti. Tilki sessiz iş görecek ve dışarıya bilgi sızdırmayacaktı.

    Tilki Grandr Ormanı’na vardığında küçük bir kalabalık gördü.Bu kalabalığın ortasında genç bir erkek aslan gitar çalıyordu. Tilki daha önce gitar çalan bir aslan görmediği için çok şaşırdı. Pek de güzel çalıyordu canım bu aslan gitarı. Gitar sesini yakından dinlemek için ön sıraya geçmek lazımdı. Haydi ne duruyordu geçseydi ya ön sıraya. Tilki kalabalığın arasından sıyrılarak ön sıraya geçti. İşte şimdi gitar sesi kulağına daha bir hoş geliyordu. Bir süre bu gitarcı aslanın konserini dinledikten sonra onun oldukça yetenekli olduğunda karar kıldı. Gitarcı aslan hava karardıktan sonra konserini bitirip dinleyenlere teşekkür edip kalkıp gitmese sabaha kadar onun çaldıklarını dinlemeye razıydı. Bu kadar olurdu canım bu kadar olurdu.

    Tilki ertesi gün yoğun bir çaba içine girdi. Sağa gitti sola gitti gezdi dolaştı. Pek çok orman hayvanıyla konuşma yaptı. Ne yaptı etti sözü döndürdü dolaştırdı dört nesil öncesinde kral olan aslanın küçük oğlunun ne olduğu nasıl yaşadığı ve soyunun devam edip etmediği sorularını onlara sordu. Konuya doğru dürüst bir açıklama getiren yoktu. Hep ben ne bileyim ben ne bileyim. Fakat iş dedikodu anlatmaya geldi miydi fındık kırdırıyorlardı. Birbirlerinin arkasından demediklerini bırakmıyorlardı. Dedikodu kötü bir alışkanlıktı bunu bari bilselerdi ya..

    Tilkinin Grandr Ormanı’ndaki araştırması on gün devam etti. Sonunda bir yaşlı aslan konuyu aydınlığa kavuşturdu. Kraliyet ailesinden şu anda hayatta olan bir aslan kalmıştı. O da gitarcı aslandı. Tilki için gitarcı aslanı bulmak zor olmadı. Yine aynı yerde konser veriyordu. Tilki konser sona erdikten sonra gitarcı aslanın yanına giderek Ormanlar Kralı aslan tarafından buraya gönderildiğini kralın kendisini konser vermek için saraya davet ettiğini söyledi. Bu teklifi kabul eden gitarcı aslan ertesi gün tilki ile birlikte yola çıktı.

    Saraya varınca tilki gitarcı aslana kalacağı odayı gösterdikten sonra kralın huzuruna çıktı ve en başından başlayarak olanları anlattı. Damarlarında asalet kanı taşıyan genç ve yetenekli bir erkek aslan nihayet bulunmuştu. Fakat şu gitar çalma işi kralı hem şaşırtmış hem de düşündürmüştü. Nereden aklına gelmişti bilmem ki bu aslanın gitar çalmak? Akşam yemeği sarayın yemek salonunda yendikten sonra gitarcı aslan konserine başladı. Sanki sihirli bir el gitarın telleri üzerinde dolaşıyordu ve dinleyenler bu tellerden çıkan nağmelerle büyüleniyorlardı. Bazı bazı gitarcı aslan sesiyle iştirak ediyordu bu nağmelere ve gerçekten büyüleyici bir tablo ortaya çıkıyordu.

    Günler günleri kovaladı. Geçen günlerle birlikte kral gitarcı aslanı tanıdıkça daha bir sevdi. Asildi soyluydu bilgiliydi kültürlüydü saygılıydı. Daha ne olsundu canım aynı zamanda kuzeniydi ya bu gitarcı aslan. Yerine vasiyet ederdi olur biterdi. Ama bunu ona nasıl söyleyecekti. İşin en zor tarafına sıra gelmişti. Günler geçip gidiyor fakat kral bir türlü ona söyleyemiyordu. Sonunda kral bir gün cesaret bulup her şeyi olduğu gibi anlattı: “ İşte soy kütüğü burada. İşte şunlar dört nesil öncesinde dedelerimizin adları. Benim dedem kral tarafından vasiyet edilince senin deden Grandr Ormanı’na gitmiş. Onun soyundan sadece sen yaşıyorsun. Sen benim kuzenim oluyorsun. Benim tahtımın tacımın tek varisi sensin. “
    Kralın anlattıkları gitarcı aslanı şaşırtmadı. Zaten o bütün bunları babasından defalarca dinlemişti. Her şeyi bildiğini krala söyledi. Kral gitarcı aslanı açık sözlülüğünden dolayı kutladı çünkü gitarcı aslan her şeyi bildiği halde bildiğini söylemeyiverse hem kendini aldatmış sayılırdı hem de kralı. Kral bunun farkındaydı ve böylesine mert bir aslanın varisliği kabul etmesinden kıvanç duydu.

    SON

    Yazan: Serdar Yıldırım

    Hayvan Masalları - Yediveren Çocuk Yayınları - Kitabın Yayın Yılı 2018

  3. #3
    Serdar50 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Durum: Serdar50 âíå ôîğóìà
    Üyelik tarihi : 07.Ocak.2010
    Mesajlar : 45
    Tecrübe Puanı : 0
    Array

     

    images/yorumlarinizi.png
    PAPAĞAN İLE ZÜRAFA
    Afrika’nın uçsuz bucaksız savanlarında yaşayan bir papağan vardı. Bu papağanın adı Sarp’tı. Sarp hangi ağacın altındaki gölgelikte serinleyen hayvan grubu varsa oraya gider konuşmaları dinlerdi. Kim ne demiş kim ne söylemiş kimin ne derdi varmış hepsini bilirdi. Sarp öğrendiklerini sağda solda anlatmaz olayların hesaplaşmasını kendi iç dünyasında yapardı. Duydukları çok önemliyse bunları arkadaşı zürafa Bili ile paylaşırdı. Zürafa Bili Sarp’ın anlattıklarını önemsemez güler geçerdi.

    Günlerden bir gün Sarp bir ağacın dalları arasında uyukluyordu. Öğleye doğru bir aslan grubu Sarp’ın durduğu ağacın altında dinlenmeye çekildi. Aslanların konuşmalarını duyan Sarp gözlerini açtı. Bu aslan milleti oldum olası iki konu hakkında konuşurdu. Birincisi en büyük düşmanları sırtlanlar ve ikincisi bu gece ne avlasak? Civardaki sırtlanlar geceli gündüzlü avlanarak aslanların tekerine çomak sokmuştu. Yalnız gezen sırtlanı yakalayıp öldürmeli ve sayılarını kontrol altında tutmalıydı. Sırtlanları tümden yok edebilseler buralar geyik zebra ve antilop dolardı. Dün gece av peşinde koşmuşlar iki zebra ve bir antilobu ellerinden kaçırmışlardı. Belli ki zebralar antiloplar hızlarını arttırmışlardı. Belki de biz yavaşladık diyenler vardı. Bir diğer aslan: Yavaşladığımız doğrudur. Hatırlarsanız dün gece de av yakalayamadık yani iki gündür açız. Aç aslan hızlı koşamayacağına göre avlanamaması normaldir.

    Bunun üzerine grubun lideri erkek aslan: “ Şu ilerideki ağacın yapraklarını yiyen uzun boyunlu zürafayı avlayalım. Akşamüstü peşine düşeriz. Öyle bir tuzak kuralım ki o zürafanın boyunu devirelim. Dur bakalım zürafa Bili değil mi o? Akşama yedim seni Bili.”
    Sarp duyduklarına inanamadı. Aslanlar arkadaşı Bili’yi yakalayıp yiyeceklerdi. Hemen gidip Bili’yi uyarmalı ve onun buralardan çok uzaklara gitmesini sağlamalıydı.
    Bili papağanın anlattıklarını her zamanki gibi önemsemedi güldü geçti. Yıllardır ona dokunmayan aslanlar neden şimdi fikir değiştirsindi? Hem onun aslanlardan korkusu yoktu. Gücüne güveniyordu. Aslanları pişman ederdi. Papağanın bu sefer durum başka aslanlar iki gündür açmış. Sadece sana odaklanmışlar. Tuzak hazırlıyorlar demesine aldırmadı.

    Bili akşamüstü ormanın kenarına geldi. Birden aslanların etrafını sardığını görünce içi acıdı. Keşke Sarp’ı dinleseydim ve buralardan gitseydim diye düşündü. Aslanlara yem olmak istemeyen Bili onlara saldırdı. Uzun bacaklarıyla tekmeler savurdu. Bu tekmelerin tadına bakan iki aslanı yere serdi. Ormanın kenarındaki dar alandan kurtulup açık alana çıktı ve koşmaya başladı. Peşinde yirmiden çok aslan vardı. Tuzak saat gibi işliyordu. Bili koştukça kaçtıkça yoruldu. Birer aslan ayaklarına sarıldı. Bunun üzerine Bili’nin hareketleri yavaşladı dizlerinin üstüne çöktü ve yere yuvarlandı. Grubun lideri erkek aslan mengene gibi dişleriyle Bili’nin boğazını sıkmaya başladı. Olanları başından beri takip eden papağan yakındaki bir ağaca kondu: “ Dur Uzunyele. Ben papağan Sarp. Hatırlarsan küçükken seni birkaç kere ölümden kurtarmıştım. Bana can borcun var. O zürafa Bili benim arkadaşım. Onu bırakmanı istiyorum.”
    Uzunyele papağanın dediğini yaptı. Bili’yi bıraktı. Papağanın dedikleri doğruydu. Yavruyken papağanın çok faydasını görmüştü. Yaşamını papağana borçluydu. Bili ayağa kalktı ve oradan uzaklaştı. Aslanlar bir daha Bili’ye dokunmadılar. Papağan ve Bili’nin arkadaşlıkları devam etti. Bili artık papağanın anlattıklarını dikkatle dinliyordu gülüp geçmiyordu.

    SON

    Yazan: Serdar Yıldırım

  4. #4
    Serdar50 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Durum: Serdar50 âíå ôîğóìà
    Üyelik tarihi : 07.Ocak.2010
    Mesajlar : 45
    Tecrübe Puanı : 0
    Array

     

    images/yorumlarinizi.png
    GEZGİN ŞEHMUZ İZNİK'TE
    Gezgin Şehmuz bir gün İznik'e gitmiş. İznik sokaklarında bir süre dolaştıktan sonra göl kıyısına gelmiş. Atını bir ağaca bağlayıp kıyıdaki büyük taşların bulunduğu yere gidip oturmuş. Aradan yarım saat geçmiş geçmemiş suyun içinde bir deniz kızı peydah olmuş. Gezgin Şehmuz şaşırmış şimdi bu deniz kızı da neyin nesi diye düşünmüş.
    Deniz kızı: " Selam Gezgin Şehmuz nasılsın? " deyince Gezgin Şehmuz daha çok şaşırmış. Öyle ya hadi gölden deniz kızı çıktı bu olabilir gibiymiş ama deniz kızının kendisine adıyla hitap etmesi olacak şey değilmiş. Nereden tanıyormuş ki bu deniz kızı Gezgin Şehmuz'u?

    Gezgin Şehmuz kendini toparlayıp şöyle demiş: " Sağ ol güzel deniz kızı. İyiyim de şu anda epey şaşkın durumdayım. Ben deniz kızlarının sadece masallarda var olduğunu bilirdim. Daha önceden tanışık olmadığımız halde adımı bilmeniz beni çok şaşırttı. Konuyu açıklığa kavuşturmanızı istemek hakkım sanırım. "

    Deniz kızı gülümsedikten sonra şunları söylemiş: " Tabii Gezgin Şehmuz bu senin hakkın. Gölün altında büyük bir yeraltı şehri var. Dipteki su kanallarından geçilerek yeraltı şehrine inilir. Sokaklar ve evler suyun içinde kurulmuştur. Su kanallarının kapakları özel bir durum yoksa daima kapalıdır. Ender olarak bizden biri göle çıkar. Biz oradan burayı yani dünyadaki insanların yaşayışlarını inceleriz. Daha doğrusu sizi seyrederiz. Konuşmalarınızı duyarız. Sizleri tanırız biliriz. Yaşantınıza karışmayız. Olaylara müdahale etmeyiz. Bu bir çeşit sihirli aynalar aracılığıyla gerçekleşir. Ben yeraltı şehri kralının kızı Prenses İrona'yım. Gezgin Şehmuz'un göl kıyısına geldiğini görünce durur muyum? Hemen çıkıp geldim. Ne dersin gelmekle iyi etmedim mi sence? "

    " İnan bana deniz kızı gelmene çok sevindim. Ayrıca anlattıkların düşünce ufuklarımı genişletti. İnsanlar çoğunlukla günübirlikçidir günü yaşamaya günü kurtarmaya bakarlar. Gelecek hırs vermez geçmiş ders vermez. Düşünceler belli kalıplar içinde sınırlanmıştır. Bu dar kalıplar içindeki düşünceler körelmiştir. İleri gitme şansı yoktur tersine daima geriye gider. Bu dar kafa zihniyetinden kendini kurtarabilen düşüncelerini belli kalıpların dışına taşırabilen özgün düşünme yeteneğini elde eder. Özgün düşünme kişiye özel sadece o kişinin beyinsel fonksiyonlarının ürünü olan bir sistemdir. Bu yeteneğin kazanılabilmesi için önce okuyup öğrenmek sonra da öğrendiklerini doğru olarak yorumlayıp öğretebilecek duruma gelmek gerekir. Gezip dolaşmanın yeni insanlar tanımanın konu üzerindeki önemi inkar edilemez. "

    " Gezgin Şehmuz sen bir söz ustasısın bir filozofsun. Şu anda yeraltı şehrinde konuşmalarımız dinleniyor ve yazıcılar bunları kaleme alıyorlar. Az önce söylediklerin bizlere hayatımız boyunca yol gösterici olacaktır yolumuzu aydınlatacaktır. Bir önerim olacak bilmem nasıl karşılarsın? Bu konuşmalar masal havası içinde kitap olarak hazırlansa torbalara konup buraya getirilse sen atına yükleyip bu şehirde ve gideceğin şehirlerde köylerde halka parasız olarak dağıtır mıydın? Bitince geçerken uğrar yenilerini alırdın. İnsanlara faydası büyük olurdu bu fikirlerin. "

    " Prenses İrona gerçekten asilce bir davranış içindesiniz. Karşılık beklemeden insanlara iyilik yapmak güzel bir duygudur. Önerini kabul ediyorum. "
    Daha sonraki günlerde Prenses İrona'nın getirdiği torbalar dolusu kitabı Nicea'da ( İznik'te ) ve çevre köylerde dağıtan Gezgin Şehmuz mutlu bir şekilde oradan ayrılmış. Yeni şehirler görmek üzere yola düşmüş.

    SON

    Yazan: Serdar Yıldırım

  5. #5
    Serdar50 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Durum: Serdar50 âíå ôîğóìà
    Üyelik tarihi : 07.Ocak.2010
    Mesajlar : 45
    Tecrübe Puanı : 0
    Array

     

    images/yorumlarinizi.png
    KELOĞLAN DON KİŞOT'A KARŞI
    Bir varmış iki varmış üç varmış beş varmış. Bir Keloğlan varmış. Canı çalışmak istemezmiş bütün gün evde yan gelip yatarmış. Bir de Don Kişot varmış. Yel değirmenlerine savaş açmış. Nerede bir yel değirmeni görse hücum deyip saldırırmış. Don Kişot'un yolu bir gün Anadolu'ya düşmüş. Anadolu'da çok aramış ama yel değirmeni bulamamış. Köylülerle kasabalılarla konuşmuş hayallerini anlatmış. Herkes ey Don Kişot senin ilacın Keloğlan'dır. Keloğlan'ı bul onunla konuş bize anlattıklarını ona da anlat sana yol gösterir demişler. Don Kişot kim bu Keloğlan diye sormuş ama her kafadan bir ses çıkmış. Anlatmışlar da anlatmışlar Keloğlan'ın tanımını yapmışlar. Bir zamanlar padişahın kızıyla evlenmiş gün gelmiş padişah olmuş. Kaf Dağı'nın ardından altın kılıcı bulup getirmiş. Cengiz Han'ın hazinesini bulmuş ve daha neler neler... Keloğlan'ın anası evde un eler. Un bitince oğlunu değirmene yollar.

    Bunun üzerine Keloğlan evde kalan yarım torba buğdayı almış ve değirmenin yolunu tutmuş. Değirmenin önünde köylüler yanlarında buğday dolusu çuvallar sıraya girmişler. Üç dört çuvalla gelenler bile varmış. Keloğlan elindekini koltuğunun altına kıstırıp usulca sokulmuş ve en arkada durmuş. Sonrada torbasını sıraya sokmuş. Keloğlan'ın torbasını görenler sormuş: " Keloğlan o torbadaki buğday için değirmen taşını döndürdüğüne değer mi? Dörtte birini değirmenci alır sana bir avuç buğday kalır. Sen iyisi mi torbadaki buğdayı kuşlara at selam ver bize git evde sırtüstü yat.

    Keloğlan bu laf altında kalır mı? Ne zeytinyağıdır o karşısında şah olsa padişah olsa üste çıkar: " Yok canım ağalar bu torba akıncıdır ordu arkadan gelir. Yirmi arabada iki yüz çuval buğday. Gelen buğdaylar buradakilerden on misli fazla. Siz çuvalınıza sahip çıkın gerisi kolay. " deyince köylüler yutkunup önlerine dönmüşler.

    Aradan zaman geçmiş. Ön sıralardan Keloğlan'a bakıp konuşanlar senin ordu neden gelmedi diyenler çoğalmış. Ordu gelmemiş ama zırhlar giymiş at üstünde mızrak el üstünde Don Kişot çıkagelmiş: " Ben Don Kişot. Bir Keloğlan varmış. Bir zamanlar padişahmış. Onu ararım. "
    Tanıyanlar Keloğlan'a bakmışlar ona bir bakış fırlatmışlar. Bakışların bir gence yöneldiğini gören Don Kişot anında durumu kavramış. Günlerdir aradığı taradığı ama asla saçlarını tarayamayacağı bir kel karşısındaymış. Ayrıca bu kel karşısında eğilip bükülmüyor dimdik duruyor ve başındaki takkesini çıkarıp selam veriyormuş. Don Kişot olayı beyninin kıvrımlarında değerlendirmiş. " Bir zamanlar padişahmış altın kılıcı varmış. Cengiz Han' ın hazinesini bulmuş. Benden korkacak değil ya. Selam vermesi onun şanındandır selamına karşılık vermek benim asaletimdendir. Atımızdan inelim ve Keloğlan'ın kervanına binelim. Bakalım bu kervan beni ve Sanço'yu nereye götürecek? "
    Don Kişot at üstünde yardımcısı Sanço Panza eşek üstünde yolculuk yaparlarmış. Sanço Panza aşırı gittiği zamanlarda efendisi Don Kişot'un beynine frekans ayarı yaparmış ama yaptığı ayar hiç bir zaman tutmazmış: " Efendim bu Keloğlan dedikleri cin fikirli biri. Onun rüzgarına kapılmayın Anadolu'da yolunuzu şaşırmayın. Keloğlan sizi suya götürür su içirmeden geri getirir. "

    Bunun üzerine Don Kişot şöyle demiş: " Keloğlan'ın cin fikirli olması iyidir. Onun rüzgarına kapılayım da Anadolu'da yel değirmeni bulayım. Yel değirmenleriyle savaşayım onları yeneyim. "

    " Aman efendim yel değirmenlerine karşı savaştınız ama yenilen hep siz oldunuz. İnsanlar sizi dövdüler. Dayak yemekten bıkmadınız mı? "

    " Kes Sanço palavrayı kes. Ben hiç yenilmedim galip gelen taraf ben oldum. Kim beni dövmüş? İnsanların beni dövmesi mümkün değil. Benim savaşım yel değirmenlerine karşı ve bir gün onlara boyun eğdireceğim."

    Keloğlan Don Kişot ile Sanço'nun arasına yumuşak iniş yapmış:
    " Beyzadem ve asilzadem Don Kişot.
    Anadolu'da yel değirmeni çoktur.
    Onlar size savaş açmışlardır.
    Burada bir an durmanız akla zarardır. "

    Keloğlan böyle söyleyince Don Kişot atını mahmuzlamış. Mızrağını ileri doğru uzatmış hücum diye bağırmış ve ileri atılmış. Artık Don Kişot'u durdurmak kimsenin harcı değilmiş. Peşinden Sanço Panza: " Efendim durun isterseniz bana vurun ama Keloğlan'a inanmayın " diye bağırmış ama nafile. Don Kişot gitti gider. Değirmene saldıran Don Kişot yere yuvarlanmış.

    Keloğlan ve Sanço Panza Don Kişot'un yardımına koşmuşlar. Ona su içirmişler biraz kendine getirmişler.
    Keloğlan: "Beyzadem ben size şaka yapmıştım.
    Sözlerime önem vermeyin diye göz kırpmıştım.
    Önünüze çıkan ilk değirmene saldırdınız.
    Bunlar yel değirmeni değil su değirmeni.
    Yel değirmeni bulmak isterseniz
    Denizin karşı kıyısındaki Tekirdağ'a gitmelisiniz. "

    Keloğlan'ın dediklerini duyan Don Kişot atına atlamış. Mudanya'dan girmiş Tekirdağ'dan çıkmış. Peşinden giden Sanço Panza efendim lütfen beni bekleyin diye bağırarak bata çıka Tekirdağ'a ulaşmış. Tekirdağ'da ve pek çok şehirde kasabada yel değirmeni arayan Don Kişot sonunda ülkesi İspanya'ya ulaşmış. Sanço Panza ile birlikte yel değirmenlerine karşı savaşını sürdürmüş.

    Keloğlan sonraki günlerde çevresindekilere: " Arkadaşlar ben hayatımda Don Kişot kadar dolduruşa gelen birine rastlamadım. Adama yürü dedim Marmara Denizi'ni at üstünde geçti. Ağzım açık arkasından bakakaldım. Atla desem uçurumdan atlardı günahı onun boynuna. Bu adamdan ne köy olur ne kasaba aklı başından aşmış gelmez artık hesaba.

    Boşuna değil dünya çapında meşhur olmuş.
    En ücra köşelerde nam salmış.
    Şimdi bile adını bilmeyen yokmuş.
    Bin yıl sonra adı saygıyla anılırmış.

    Ey siz okurlarım bana ne dersiniz?
    Don Kişot dedin durdun boş ver şimdi Don Kişot'u.
    Sen kendinden haber ver bin yıl sonra neredesin?
    Don Kişot'tan önde misin yoksa geride misin?

    Ben Don Kişot'tan önde hep ilerideyim.
    Adım Keloğlan ne Ahmet ne Feride'yim.
    Masal kahramanlarının bulunduğu bir büyük serideyim.
    Adım önde yazılır on bin yıl sonra bile birinciyim. "

    SON

    Yazan: Serdar Yıldırım

Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Sosyal Bağlantılar

Sosyal Bağlantılar

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

 

 

 

  • | Teknojen.Net Mail | tweetyy | Non Stop Konya | HCA Moda | Honorable |
  •  

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177