Sayfa 3 Toplam 3 Sayfadan BirinciBirinci 123
Toplam 13 adet sonuctan sayfa basi 11 ile 13 arasi kadar sonuc gösteriliyor

 

 

 

Konu: Anne Güvercin Masalı

  1. #1
    Serdar50 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Durum: Serdar50 âíå ôîğóìà
    Üyelik tarihi : 07.Ocak.2010
    Mesajlar : 54
    Tecrübe Puanı : 0
    Array

     


    Post Anne Güvercin Masalı

    images/yorumlarinizi.png



    Güzel bir yaz günüydü. Batur elinde sapan evlerinin yakınındaki ağaçlıkta kuş avına çıkmıştı. Gözleri radar gibi dikkatle çevreyi tarıyordu. Birden arkasında bir ses duydu: ’Vurma kuşları.’ Döndü baktı. Seslenen yabancı değildi. Mahalle arkadaşı Sarper’di: “ Ne istersin şu küçük yaratıklardan bilmem ki? Ne zararı var onların sana? Bırak ötsünler uçsunlar kanat çırpsınlar. “ Batur: “ Sarper yine mi sen? Bu kaçıncı? İşime karışma demedim mi ben sana? Bak kuşları ürküttün kaçıp gittiler. Kuş vurmak yasak mı yani? “ Sarper: “ Yasak tabii. Şu sıralar kuş yavrularının büyüme zamanı. Batur: “ Amma yaptın ha.. Yasakmış.. Yasaksa yasak. Kim bilecek benim kuş vurduğumu? Çevrede bir yığın kuş var. Bir kuş vursam kuş kıtlığına kıran girmez ya kuş nesli tükenmez ya. Bana bak Sarper sen iyi bir arkadaşsın fakat şu kuş işine karışma “ dedi ve ses çıkarmamaya dikkat ederek usul usul ilerlemeye başladı. Yirmi metre kadar gittikten sonra bir ağacın altında durdu. Sapanını yukarıya doğru kaldırdı. İyice nişan aldıktan sonra sapanındaki taşı fırlattı. Taş hedefini bulmuştu. Kuş yere düşerken aynı anda havalanan bir başka kuşun kanat sesleri duyuldu. Batur az ötesinde yere düşen kuşu aldı. Kuş can çekişmekteydi. Hemen kuşun kafasını kopardı. Kendisine doğru yürümekte olan Sarper’e dönerek: “ Nasıldım ama? Tek atışta hedef on ikiden. Tık kafa gitti. Tüylerini yoldum mu küçük bir ateş yakarım. Cız bız. Sonra deyme keyfime “ dedi.

    Arkadaşının sözlerine aldırış etmemesine içerleyen Sarper: “ Ne desem ne söylesem boşuna. Başkalarının senden daha iyi düşünebileceğini hiçbir zaman kabul etmezsin zaten. Vurduğun bir yabani güvercin yavrusu. Yirmi gram et ya çıkar ya çıkmaz. Hem düşünmediğin bir şey var. Bu yere düşerken kanat sesleri duymuştuk. Herhalde anne güvercindi uçan. Yabani güvercinler bildiğim kadarıyla kin tutarlar. Yavrusunu vurmakla hiç iyi yapmadın “ dedikten sonra geriye dönerek hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Batur daha sonra ağaçlığın kenarında küçük bir ateş yaktı. Buraya gelirken yavru güvercinin tüylerini yolmuş ve iç organlarını temizlemişti. Kuşu pişirmeye başladı. Fakat arka tarafındaki ağaçlardan birinde üzgün ve yaşlı bir çift gözün kendisini izlediğinin farkında bile değildi.

    Anne güvercin bir taraftan yavrusunu vuran çocuğu seyrederken bir taraftan da düşünüyordu: “ Aslında elinde sapanla bir çocuğun bize doğru yaklaştığını görmesek duymasak bile hissederiz. Fakat biz kuşlar ağaç dalları üzerinde otururken dalar gideriz. Geçmişi düşünürüz. Hatıralar gözlerimiz önünde canlanır. Doğrularımız yanlışlarımız aklımıza gelir. Çoğu zaman da hayaller kurarız. Bunlar genellikle tadını damağımızda hissedeceğimiz hayallerdir. Yani gerçek olmasını istediğimiz. İşte bu gibi durumlarda bir sapanın veya bir tüfeğin bize doğru nişanlandığını görmemiz yahut yaklaşan birinin hışırtısını ayak seslerini duymamız mümkün değildir. Biricik yavruma uçmayı öğretiyordum. Yavrum çok yorulmuştu. Bir ağacın dalına konduk dinleniyorduk. Etraftaki ağaçlar kuş doluydu ve sanırım çoğu da benim gibi hayallere dalmıştı. Küt diye bir ses duydum ve yavrumun feryadı ile kendime geldim. Baktım yavrum vurulmuş düşüyordu. Kanatlarımı çırptım ve uçtum. Havada geniş bir daire çizdikten sonra olayın olduğu yere döndüm. Çevrede kuş yoktu hepsi kaçıp gitmişlerdi. Olayın nasıl olduğunu kuşlardan sorar öğrenirim. Neyse bırakayım şimdi bunları düşünmeyi. Yavrumu vuran çocuk kalktı gidiyor. Gözden kaybetmeden takip edeyim şunu. Evinin nerede olduğunu öğrenirim hiç olmazsa. “

    Batur yolda gördüğü bir arkadaşıyla konuştuktan sonra oturdukları apartmanın kapısından içeriye girdi. Oturdukları daire 4. kattaydı. Anne güvercin karşı sokaktaki bir apartmanın çatısında saatlerce bekledi. Akşam olunca odaların salonların ışıkları yanmaya başladı. Yavrusunu vuran çocuğun girdiği binanın oda ve salonlarını kontrol etmeye başladı. Örtülmeyen veya aralık bırakılan perdelerin arkasından içeri bakıyordu. 4. kattaki balkonun korkuluk demirlerinin üzerine kondu. Şöyle bir etrafına bakındı bir tehlike var mı diye. Sonra ağır ağır başını pencere tarafına doğru çevirdi. Perdesi kapatılmamış pencereden içerisi rahatlıkla görünüyordu. Ve onu gördü…tam karşıda oturmuş yanındaki birkaç kişiye bir şeyler anlatıyordu. El-kol hareketleri yapıyor kahkahalarla gülüyor etrafındakileri güldürüyordu. Onun son derece neşeli hali içini sızlattı. Bu sahneyi daha fazla görmeye dayanamadı kanatlarını çırptı ve simsiyah gökyüzüne doğru uçup gitti. Daha sonraki günlerde Batur evlerinin yakınındaki ağaçlıkta sık sık kuş avına çıktı. Fakat hayret!..Her zaman pek çok kuşun bulunduğu bu ağaçlıkta bir tek kuşa rastlayamıyordu.

    Batur yine bir gün elinde sapanıyla buraya geldi. Çevreden çıt çıkmıyordu etrafta hiç kuş yoktu. Tam yavru güvercini vurduğu ağacın altına gelmişti ki aniden kanat sesleri duydu. Şaşırmıştı. Üzerine doğru dalışa geçen kuşu son anda fark etti. Elleriyle yüzünü kapatması onu yaralanmaktan kurtardı. Kuş çığlıklar atarak hemen ikinci defa saldırıya geçti. Bu saldırı birincisinden çok daha şiddetli oldu. Kuşun kanat vuruşları birer tokat gibi yüzüne gelen Batur sırtüstü yere yuvarlanırken eliyle kuşa sert bir darbe indirdi. Kuşun ilerideki çalılıkların arasına düştüğünü gören Batur arkasına bile bakmadan kaçıp gitti. Batur o gece hiç uyuyamadı. Yatağında devamlı olarak bir o yana bir bu yana döndü durdu. Sabaha karşı şafak sökerken o kuşun kim olduğunu ve kendisine neden saldırdığını anlamıştı. O kuş birkaç gün önce vurduğu yavru güvercinin annesiydi. Demek ki anne güvercin yavrusunu vuranı unutmamış devamlı olarak takip etmişti. Kuş vurmak için ağaçlığa gelirken orada bulunan kuşların kaçıp gitmesini sağlamıştı. Bu birkaç gündür ağaçlıkta hiç kuş görememesinin nedenini ortaya çıkarıyordu. Korkunç bir takip altındaydı. Eğer kuş vurmaya devam ederse anne güvercinin felaketine neden olacağını anladı. Zararın neresinden dönülürse kardı. Bir daha kuş avına çıkmazsam anne güvercin belki peşimi bırakır diye düşündü. Zaten sapanını anne güvercin ile boğuşurken düşürmüştü. Bundan sonra kuş vurmayacağına söz verdi.

    Anne güvercin ise Batur ile yaptığı mücadeleden sonra yerde bulduğu sapanı gagasının arasına kıstırıp uçup gitmiş uzaklara çok uzaklara kimsenin onu bulup bir daha kuş vurmasına imkân bulamayacağı kadar uzaklara giderek oralarda bulduğu bir çukura sapanı atmış ve üzerine toprak yaprak ne bulduysa doldurarak gömmüştü. Anne güvercin daha sonraki günlerde ağaçlığın kenarında nöbet tutmaya devam etti. Birisi buraya gelmeye kalksa hemen ağaçlar üzerinde dinlenen uyuklayan veya hayal kurmakta olan kuşları uyaracak ve bu ağaçlıkta kimsenin kuş vurmasına izin vermeyecekti. Böylece aradan haftalar geçti. Sonbaharın gelmesiyle havalar soğumaya başladı. Bütün göçmen kuşlar gibi anne güvercin de grubuyla birlikte kışı geçirmek için sıcak ülkelere göç etti. Ertesi yıl nisan ayında anne güvercin grubuyla birlikte tekrar bu ağaçlığa geldi. Günler çok sakin ve olaysız geçiyordu. Anne güvercin fırsattan istifade ederek üç tane yumurta yumurtladı. Bu yumurtaların üzerinde günlerce kuluçkaya yattı. Sonunda yumurtalar çatladı ve üç tane minimini yavru sahibi oldu. Yaz mevsimi boyunca yavrularını büyüttü onlara uçmayı öğretti. Hayatta kendilerine yönelebilecek tehlikelere karşı daima uyanık durumda bulunmayı öğütledi. Batur verdiği sözü tuttu. Bir daha onu kuş vururken gören olmadı.


    Yazan: Serdar Yıldırım

    ------------------------

  2. #11
    Serdar50 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Durum: Serdar50 âíå ôîğóìà
    Üyelik tarihi : 07.Ocak.2010
    Mesajlar : 54
    Tecrübe Puanı : 0
    Array

     

    images/yorumlarinizi.png
    KELOĞLAN SERDAR YILDIRIM'A KARŞI
    Bir adım iki adım üç adım. Dört yanına dört eder kırk dört adım. Keloğlan İnegöl ile Yenice arasındaki göl kıyısında balık tutuyormuş. Tutuyormuş da kovası boşmuş. Sabah erkenden göl kıyısına geldiğinde öğle yemeği derdindeymiş. Öğlene kadar boş geçmiş akşam yemeği için dertlenmiş. Eli boş gidersem anam bırakmaz eve gireyim. Ormanda yatılmaz ya kurt kuş dolu. Hiç olmazsa bir balık yakalasaydım. Oltanın ucuna yem takarım balık gelir yemi yer ama oltaya yakalanmaz. Göl balık dolu. Millet gelir kovayı doldurur ve gider. Bu balık tutma işi etti beni heder.

    Zaman gezgini Serdar Yıldırım Keloğlan'ı görünce yanına gelmiş. Bu ikisinin daha önce yaşadığı maceralar varmış.
    Serdar: " Selam Keloğlan. Bakıyorum kovan dolu. Göldeki bütün balıkları tutmuşsun. "
    Keloğlan: " Serdar selam da sen eskiden benimle alay etmezdin. Bana daima yardımcı olurdun. Benim de sana çok yardımım oldu. "
    Serdar: " Alınma be Keloğlan. Şakacıktan öyle dedim. Söz seninle bir daha bu tarz konuşmam. İlk ve son olsun. "
    Keloğlan: " Özürünü kabul ettim gitti. Sen benim öyle dediğime aldırma. Sabahın adı var bir balık tutamadım. Üzüntüden çakıl taşı kadar küçüldüm kaldım. "
    Serdar: " Demek üzüntün bundandı. Ben de seni buraya yeni geldin sandım. Bak sana nasıl balık tutulur göstereyim. Kovayı alır suyun içine girersin. Kovayı uzatırsın ve haydi bakalım balıklar atlayın kovanın içine dersin. Balıklar kovaya dolunca eve gidersin. "

    Serdar dediğini aynen yapmış. Biraz sonra bir kova dolusu balıkla Keloğlan'ın yanına gelmiş. Balıkları gören Keloğlan çok sevinmiş. Şimdi hedef Keloğlan'ın eviymiş. Keloğlan balıkların hepsini ben tuttum deyince anası bravo benim balıkçı oğluma demiş ve balıkları pişirmek için ocağın yanına gitmiş.
    Keloğlan: " Daha daha nasılsın? " diye sormuş.
    Serdar: " İyiyim hoşum doluyum boşum. Haberler sende. Birkaç ay önce taşındığın bu yeni evine alışabildin mi? "
    Keloğlan: " Buraya alıştım alışmasına ama bir de aşk durumları oldu. Hayır sorma hiç anlatmam. "
    Serdar: " Aşk durumları ha? Aşık oldun yani. Belliydi balık tutamadığından. Aşık adamın oltasına balık takılmazmış. Ben sormadım sen de anlatma. Kime aşık oldun bakalım? Kim bu şanslı kız? "
    Keloğlan: " Angelacoma ( İnegöl ) Tekfuru Nicola'nın kızı. Bu eve taşındığımızın ertesi günüydü. Göl kıyısında karşılaştık. Bir an gözgöze geldik. Kalbim davul gibi gümledi burnum zurna gibi öttü. Aşık olmuştum. Kız da bana karşı ilgi duymuş. Yanıma geldi. Adımı sordu. Keloğlan dedim. Meğer o beni eskiden beri tanıyormuş. Adımı biliyormuş. Elele tutuştuk geleceği konuştuk. Serdar senin geleceğe ait tahminlerin tutuyordu. Hani diyordun ya: Bin yıl sonra insanlar ne seni ne beni unutmazlar. Bu düşüncen ilk anda bana olamaz gibi gelmişti ama öncesinden benim adım hatırlanır. Sen de benim masallarımı yazdığın için ve o masallardan bazılarında olduğun için senin adın da unutulmaz. Senin şu an itibarıyla yaşadığın tarih nedir?
    Serdar: " Bence bugün 22-Ağustos-2016 yılındayım. "
    Keloğlan: " Gelecek yıllara yüz yıllara bin yıllara benden kucak dolusu selam. "
    Serdar: " Benden de selam. Önce şiir yazmaya başladım. Sonra masal ve hikaye yazmaya. İnternete 2006 yılında girdim. Eserlerimi yayınlamaya başladım. Çok ilgi gördü. Okurlar yazdıklarımı beğendiler. 2011 yılında Ankara'dan Sıradışı Yayınları benimle irtibata geçerek on tane masalımı ayrı ayrı kitaplar halinde büyük boy ve resimli olarak yayınladı. Sonradan pek çok yayınevi haberim olmadan internetten masallarımı alarak masal kitaplarında ve yardımcı ders kitaplarında yayınladı. 155 tane kitap ve dergide eserlerimi bulup satın aldım. Kimbilir daha kaç tane var? "
    Keloğlan: " Benim masallarımı da yazıyordun. Kaç tane oldu? "
    Serdar: " 58 tane oldu. Tüm yazdıklarım 280 tane oldu. "
    Keloğlan: " 58 tane Keloğlan masalı mı? 28 yılda 58 tane. Var git sen 1.000 yıl daha yaşa. 2.000 tane olmazsa hakkımı helal etmem. "
    Bunun üzerine Serdar gülümsemiş. Hani dediğin olmaz diyemem ama ben 10.000 yılda 20.000 tane yazsam ne dersin diyecekmiş ki.
    Keloğlan'ın anası: " Haydi çocuklar balıklar pişti sofraya düştü. Soğumadan karnınızı doyurun da sonra atmaya tutmaya devam edersiniz " deyince iki aç insan sofraya oturmuş. Dakikalar sonra sofrada balıktan eser kalmamış.

    Serdar bir ay Keloğlan'ın evinde misafir kalmış. Sonrasında köye gelen bir tellal Angelacoma'nın Turgut Alp tarafından alındığını söylemiş. ( MS.1299 ). Bundan dolayı Osman Gazi Burussa ( Bursa ) kapısına dayanmış.

    Keloğlan: " Duydun mu Serdar Angelacoma'da savaş olmuş da bizim haberimiz olmamış. Orası kaç adımlık yer? "
    Serdar: " Tekfurun kızı kimbilir şimdi ne haldedir? Belki de babasıyla birlikte esir düşmüştür. "
    Keloğlan: " Ne? Esir mi düşmüştür? Kalk Serdar kalk. Gidelim Angelacoma'ya varalım Turgut Alp'in huzuruna. Ettiyse esir tekfuru istesin tekfurdan kızını. "

    Keloğlan ile Serdar hızla yürüyerek gitmişler ve Turgut Alp'in huzuruna çıkmışlar. Turgut Alp'in işi başından aşmış. Keloğlan'ı dinleyince vezirine dönerek kıza sorun istiyorsa varın gidin evlendirin Keloğlan'la demiş. Kız evet deyince Keloğlan ile tekfurun kızı evlenmiş. Birlikte köye dönmüşler. Anası Keloğlan'ı ve kızı güleryüzle karşılamış. Eve buyur etmiş.

    Serdar bakmış ilgilenen yok oradan ayrılmış. Zaman gezgini olarak geçmişin ve geleceğin labirentlerine doğru yola çıkmış. O labirentler ki bazen çok soğukmuş bazen sıcakmış. Çok soğuk olunca beyni buz tutarmış bir cümle bile yazmak istemezmiş. Bazen sıcak olurmuş yazdıkça yazacağı gelirmiş. Serdar yazdıklarımı okuyan oldukça yazmaya devam edeceğim demiş.

    Orhan Gazi Bursa'yı almış.
    Turgut Alp İnegöl'e yerleşmiş.
    Keloğlan tekfurun kızı ile mutlu olmuş.
    Serdar Yıldırım bu masalı yazmış.

    Keloğlan bahçeden dört gül koparmış.
    Birini Orhan Gazi'ye birini Turgut Alp'e.
    Birini tekfurun kızına birini anasına vermiş.
    Serdar olayı duyup geri gelmiş hani bana demiş.
    Keloğlan sana yok demiş ve eve girip kapıyı kilitlemiş.

    SON

    -----------------------------------------------------------------------------
    KELOĞLAN İLE KEL OLMAYAN ADAM
    Eski zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan yemek saatleri dışında evde eğlenmez gezermiş. Yakın köylere kasabalara gider arkadaş edinir durup durup gerinirmiş. Yolda yürürken adıyla seslenip İbrahim diyenlere dönüp bakmaz pire için yorgan yakmazmış. Bir elin nesi var Keloğlan'ın takkesi var dermiş ama ak akçe kara gün içinmiş ve kara gün çokmuş cepte akçe yokmuş.
    Denize olta atmış eski bir çarık çekmiş. Çarığı denize atmış balıkları korkutmuş.
    Yollar patika yol omuz altında iki kol. Bu kol sağ bu kol sol kol mintanı da pek bol.
    Üzüme bakmış kararmamış güneş altında sararmamış. Çölü geçmiş kurumamış hayata gülmüş üzülmemiş.

    Hal ve gidişi böyle olan Keloğlan bir gün kel olmayan bir adamla tanışmış. Bu adam Serdar Yıldırım'mış. Zamanda yolculuğa çıkmış ve aramış Keloğlan'ı bulmuş. Bildiği atasözlerini birbirine karıştırmış ve bir kağıda yazıp Keloğlan'a okumuş.

    Taşıma suyla değirmen döndüren adamın tatlı dili yılanı deliğinden çıkarmaz.
    Tokken açın halinden anlayan tilkinin dönüp dolaşacağı yer mağarasıdır.
    Dili kılıçtan keskin olan denize düşünce yılana sarılmaz.
    Dost tatlı söylediği için attığı taş baş yarmaz.
    Dağdan köyü görünce kılavuz istemeyen ormanda kaybolur.
    Güneş girmeyen doktorun evi balçıkla sıvanmaz.

    Eğer Serdar Keloğlan'ı gıdıklamasa Keloğlan'ın bunlara güleceği yokmuş. Ama Serdar'ın dostluğu iyiymiş. Kısa zamanda Keloğlan'la can ciğer kuzu sarması oluvermişler. İkisi birlikte kasabaya doğru giderlerken hışımla yürüyen biri Keloğlan'a yandan çarpmış geçip gitmiş. Peşinde kılıçlı bir manga fedai varmış.

    Keloğlan sormuş: " Kim bu böyle ya? "
    Serdar cevap vermiş: " Fatih Sultan Mehmet. İstanbul'u fethetmiş geri dönüyor. Senin zamanının Konstantinopolis'i. "
    Keloğlan: " Sağına soluna dikkat etmesi gerekir. Beni yere düşürecekti. "
    Serdar: " Onun gözü dünyayı görmez seni mi görecek? Ya ben İstanbul'u alırım ya da İstanbul beni demiş. İstanbul'u aldı. Sonradan ya Roma beni alır ya da ben Roma'yı demeye başlamış. Ama Roma'yı alamadı. Roma onu aldı. Roma'ya siz Rim diyorsunuz. "
    Keloğlan: " Nasıl yani? "
    Serdar: " Roma üstüne sefere çıkmaya hazırlanırken zehirlendi. 49 yaşındaydı. "
    Keloğlan: " Zehirlendi diyorsun ama yaşıyor. Az önce bana çarpmıştı. "
    Serdar: " Demek ki zamanda yolculuğa çıkmış zaman gezgini olmuş. "
    Keloğlan: " Rim üstüne sefer hazırlığında olmasın? "
    Serdar: " Yok daha neler? Zaman gezginleri büyük kader değişikliklerine sebep olamazlar. "
    Keloğlan: " Bu Sultan Mehmet hangi ülkenin sultanı? "
    Serdar: " Osmanlı Devleti'nin sultanı yani padişahı. "
    Keloğlan: " Osmanlı Devleti mi? O da nereden çıktı? "
    Serdar: " Yumurtadan. Şimdi Anatolikon'da (Anadolu'da) hangi devlet var? "
    Keloğlan: " Selcukiyân-i Rum. "
    Serdar: " Rum Selçuklu Sultanlığı yani Anadolu Selçuklu Devleti. Sonradan bu devlet parçalanacak beyliklere bölünecek. Bu beyliklerden Osmanlı Beyliği zamanla diğer beylikleri ele geçirerek büyüyecek devlet olacak. Anadolu'da birliği sağladıktan sonra yönünü İstanbul'a ve Avrupa'ya dönecek. İstanbul'u aldıktan sonra Avrupa'daki pek çok devletin topraklarını zapt eden Osmanlı Devleti'ne Osmanlı İmparatorluğu denecek. Bir de bunun Orta Doğu ve Kuzey Afrika boyutu var. 600 küsür yıllık Osmanlı yaptığı savaşlarla hatırlanır olacak. "
    Keloğlan: " Osmanlı İmparatorluğu sonradan ne oldu? "
    Serdar: " Paramparça oldu. Elde kalan bir bu Anadolu düşman çizmeleri altında eziliyordu ama Başkomutan Mustafa Kemal önderliğinde Kurtuluş Savaşı başladı. Mustafa Kemal uzun uğraşlardan sonra Anadolu'yu düşmanlardan temizledi ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu. Türk halkı O' na Atatürk soyadını verdi. 4 ay kadar oldu Cumhuriyet'imizin 90. yılını kutladık. Nice 90 yıllara diyelim. "
    Keloğlan: " Buralar düşman dolmuşken Mustafa Kemal kurtarmış. O'nu bir görebilsem. Sence zamanda yolculuğa çıkmış mıdır? "
    Serdar: " Bilmem hiç karşılaşmadım. Bir gün karşılaşırsam sana haber veririm. Birlikte Mustafa Kemal Atatürk'ün yanına gideriz. "
    Keloğlan: " O günü sabırsızlıkla bekleyeceğim. "

    SON

  3. #12
    Serdar50 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Durum: Serdar50 âíå ôîğóìà
    Üyelik tarihi : 07.Ocak.2010
    Mesajlar : 54
    Tecrübe Puanı : 0
    Array

     

    images/yorumlarinizi.png
    KELOĞLAN VE DAĞCILAR
    Anadolu'da bir Keloğlan varmış. Hayatı ortadan ikiye yarmış. Bir yarısını Marmara'ya atmış. Diğer yarısını dağa fırlatmış.

    Deniz Marmara'ymış dağ Uludağ'mış.
    Kış günü Uludağ kar-buz kaplıymış.
    Dağdaki aç kurtlar köylere inmiş.
    Keloğlan korkudan evine sinmiş.
    * * * *
    Bir gün kar dinmiş kurtlar hemen gitmiş.
    Keloğlan evden çıkmış bir oh çekmiş.
    Kolay değil bir hafta evde yatmış.
    Bir hafta bin hafta yerine geçmiş.
    * * * *
    Ertesi gün köye dağcılar gelmiş.
    Köylüler Keloğlan'a haber vermiş.
    Dağa çıkacak bir adam gerekmiş.
    Başka kimse dağcılarla gitmemiş.
    * * * *
    " Keloğlan demiş ben sizinle gelmem.
    Ne istersiniz Uludağ'dan bilmem.
    Çıkıp da ne olacak zirvesine.
    Zarar verir zirvesi cümlesine. "
    * * * *
    " Bırak Keloğlan ciddi olamazsın.
    Biz zirveye çıkarken bakamazsın.
    Adın önde anılsın şimşek çaksın.
    El yazması kitaplarda sen varsın. "
    * * * *
    " Ben öksürsem halkımız sahiplenir.
    Eğer dağa çıkmazsanız sevinir.
    Dağcıyı durdurdu Keloğlan denir.
    Herkes neşelenir şekerler yenir.
    * * * *
    Ağalar etmeyin dağa gitmeyin.
    Dağ çağırır durur önemsemeyin.
    El ele tutuşun fire vermeyin.
    Hepiniz geçsiniz erken göçmeyin. "
    * * * *
    Dağcılar Keloğlan'ı dinlememiş.
    İleri deyip Uludağ'a çıkmış.
    Ama hiçbiri geri dönememiş.
    Çığ düşmüş onları hayattan silmiş.
    * * * *
    Dağa çıkanlar korkusuz yiğitmiş.
    Buz çok kayganmış kar acımasızmış.
    Kaygan ortamda yiğitlik sökmezmiş.
    Karlı dağlarda çığ bir felaketmiş.
    * * * *
    Keloğlan bu sonuca çok üzülmüş.
    Yazıcıya gitmiş ona anlatmış.
    Kışın kimse dağa çıkmasın demiş.
    Çıkmak isteyen yanlış yapar demiş.
    * * * *
    Serdar Yıldırım bu masalı yazmış.
    Ne gerek varmış kim dağa çıkarmış.
    Zaten ortalık buz gibi soğukmuş.
    Nice dağcılar dağlarda donmuş.

    SON

    -----------------------------------------------------
    KELOĞLAN VE PİNOKYO
    Bir varmış iki varmış. Üç varmış beş varmış. Dört yokmuş. Dört kere dört yirmi dört eder desem burnum uzar mı? Yalan söyledim diye okuyucu bana kızar mı?
    Keloğlan bir gün Pinokyo ile karşılaşmış. Pinokyo çok hareketliymiş hemen atılmış. Keloğlan'ın elini sıkmış: " Vay Keloğlan nasılsın? " diye sormuş.
    Keloğlan: " İyiyim sağ ol arkadaş. " demiş. " Beni nasıl tanıdın adımı nereden biliyorsun? "
    Bunun üzerine Pinokyo: " Seni tanımayan adını bilmeyen mi var? Avrupa'yı gezdim dolaştım. Gittiğim her yerde Keloğlan adını duydum. Amerika'yı keşfeden Kristof Kolomb ve dünyayı dolaşan Ferdinand Macellan gittikleri yerlerde Keloğlan adını duyduklarını bana söylediler. "

    Keloğlan'ın sağ gözü seğirmeye başlamış. Kuru fasulye nohut arası barbunya durumları olduğunu anlamış. Pinokyo'nun burnu konuştukça uzuyormuş. Yalandan çorba yarışması düzenlense Pinokyo'nun birinci olacağına eminmiş. Kafa saatinde zamanı kurmuş. Gong çaldığında dünya denizlerindeki dalga sona erermiş. Bol dalgalı Pinokyo denizinde az acılı Keloğlan kebabı ayranla iyi gidermiş.

    Keloğlan Pinokyo'nun dalga geçtiğini düşünüyormuş. Onun yalanlarına daha fazla yalanla karşılık vererek galip gelip Pinokyo'yu yalan söylemekten vazgeçirecekmiş:
    " Doğru söylüyorsun Pinokyo. Benim adımı dünyada duymayan yoktur. En ücra köşelerde bile adım saygıyla anılır. Ben bunu yerinde gördüm yaşadım. Dünyayı dolaştım. Büyük Okyanus' taki adalarda Amazonlarda Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında beni tanıdılar. Keloğlan gelmiş hoş gelmiş deyip etrafımı sardılar. Yedirdiler içirdiler. Benim gittiğim yerleri Piri Reis haritasında meyve sebze resimleri yaparak işaretledi. Kuzey ve güney kutup noktasına Keloğlan bayrağını diktim. "

    Keloğlan anlattıkça yalan söyledikçe burnu uzamış. Pinokyo'nun iki karış burnu yanında Keloğlan'ın burnu Uludağ'ın zirvesine ulaşmış. Bu durumdan Uludağ rahatsız olmuş: "Keloğlan lütfen yalanı keser misin? Rahatsız oluyorum. "
    Keloğlan cevap vermiş: " Özür dilerim Uludağ! Seni rahatsız etmek değil Pinokyo'ya dersini vermek istemiştim. "
    " Pinokyo yalan söylemekten vazgeçmez senin doğru söylemekten vazgeçmeyeceğin gibi. "
    Pinokyo Uludağ'ın sözlerinden hoşlanmamış. Keloğlan'dan yana dönmüş: " Dersimi aldım Keloğlan. Bundan sonra yalan söylediğimi duymayacaksın. Haydi hoşça kal. " demiş ve yürüyüp gitmiş.
    Uludağ: " Bu nereye gidiyor böyle? " diye sormuş.
    Keloğlan: " Pinokyo'nun dönüp dolaşacağı yer İtalya'dır. "
    Uludağ: " Dersimi aldım dedi. Gerçekten almış mıdır? "
    Keloğlan: " Almıştır da son cümleyi söyledikten sonra burnu niye uzadı onu anlamadım.

    Doğru sözlü ol dokuz köyde misafir ol.
    Onuncu köyün adı Doğrular Köyü.
    Doğru sözlü olun yalandan kaçın.
    Yalan söylemeyin doğruluk saçın.

    SON

    ----------------------------------------------------------
    KELOĞLAN ELMASI
    Bir varmış bir yokmuş. Var olan varmış da yok olan neymiş? Sert bir rüzgar esmiş dalları eğmiş. Bir Keloğlan varmış. Fikirde düşüncede hürmüş. Ancak bu Keloğlan çok tembelmiş. Evde yan gelir yatar keyfine bakarmış. Anası bir gün Keloğlan'a demiş ki: " A oğlum evde yatıp duracağına babandan kalan tarlayı bellesene. Al kazmayı küreği git tarlaya kaz. Tohum atarız. Domates biber patlıcan yetiştiririz. "
    Bunun üzerine Keloğlan şöyle demiş: " Bırak ya ana bir tarla için rahatımı bozamam. Sen şu çorbayı karıştır dibi tutmasın. "Keloğlan'ın bu sözleri üzerine anası sopasını kaptığı gibi Keloğlan'ın üstüne yürümüş: " İş yapmazsın sırtüstü yatarsın sonra çorba dersin. Al sana çorba. "
    Keloğlan kendini dışarı zor atmış. Anası peşinden kazmayla küreği sokağa bırakmış: " Tarlayı bellemeden gelme. Seni içeri almam bilmiş ol " diye bağırmış.

    Keloğlan gelip tarlanın ortasına sırtüstü yatmış. Yanında getirdiği kazmayla küreğe kaz kazmam kaz küreğim demiş ama nafile ne kazma ne kürek kımıldamamış. Bu böyle olmayacak deyip tarlanın yanından geçen köylülere tarlada elmas bulduğunu söylemiş. Bu tarlada çok elmas var. Gelin kazın bulduğunuz sizin olsun deyince kazmasını küreğini kapan köylüler akşama kadar toprağı kazmışlar.
    Akşam anası tarlanın kazılmasına çok sevinmiş. Keloğlan' ı tarhana çorbasıyla beslemiş.

    Ertesi gün kasabadan gelenler varmış. Adamlar tarlanın kenarına kulübe yapmışlar. Civar tarlaları kazmışlar elmas aramışlar. Bir şey bulamayınca Keloğlan ile konuşup bulduğu elması satmasını istemişler. Keloğlan olmayan elmasın değerini giderek arttırmış. Ağalar bin altın verene elması satarım demiş. Üç altın beş altın pey akçesi bırakanlar olmuş. Bunlar elması başkasına satma bana sat diyenlermiş. Böylelikle Keloğlan'ın bir torba altını olmuş. Olaydan haberdar olan o ülkenin padişahı Keloğlan'ı saraya davet etmiş. Sarayda Keloğlan'ın şerefine eğlence düzenlemiş ziyafet vermiş. Keloğlan elması bana satmalısın demiş. Pey akçesi olarak yüz altın vermiş.
    Zamanla dünyanın çeşitli ülkelerinden elması satın almaya gelenler olmuş. Elmasın talipleri giderek çoğalmış. Keloğlan bir gün bir kartalın elması kapıp kaçtığını ve Kaf Dağı'nın ardına gittiğini söylemiş. Elması satın almak isteyenler Kaf Dağı'nın ardına gitmek üzere yola çıkmış. Keloğlan topladığı altınlarla saray yaptırmış. Padişahın kızıyla evlenip mutlu olmuş.

    SON

    --------------------------------------------------------
    KELOĞLAN BİR KESE ALTIN
    Keloğlan kasabaya giderken bir kese altın bulmuş. Pazar yerine varınca yolda bir kese altın buldum sahibini ararım demiş. Herkes kese benimdir ben düşürdüm. İçi altın doluydu diyerek öne çıkmış. Bunun üzerine Keloğlan keseyi kimseye vermemiş. Kolcubaşına gitmiş: "Kasabaya gelirken içi altın dolu bir kese buldum. Sahibi size geldi mi? " diye sormuş.
    Kolcubaşı: " Aman Keloğlan kese benimdir. Bugün kasabaya gelirken düşürmüştüm. " demiş. Keloğlan kolcubaşına inanmadığı için keseyi vermemiş. Akşamüstü köye dönmüş. Evde anasına keseyi göstererek olanları anlatmış. Keseyi vermesi için adamların yalvardığını söylemiş.
    Anası: " Keloğlan biliyor musun? Keseyi ben düşürmüştüm. Geçen gün kasabaya gitmiştim ya demek ki dönerken düşürdüm. "
    Keloğlan: " Ana kasabaya gitmiştin ama ne geçen günü? Aradan kaç ay geçti. Sen bari böyle şeyler yapma. Yağmur yağdı güneş açtı. Kese ve altınlar tertemizdi. "
    Anası: " Benim güzel oğlum altını çamura bulasan yıkarsın çıkar. Altın kirlenir mi? İçinde altın olan kese kirlenir mi? "
    Keloğlan: " Olmaz ana yarın kesenin sahibini ararım. "
    Keloğlan'ın keseyi vermediğini gören anası ağlamış gözyaşı dökmüş. Kese babandan yadigardı. İçindeki altınları baban çalışıp biriktirmişti. Şimdi burada olsa keseyi anana ver oğlum üzme ananı derdi.
    Sonunda anasına inanan Keloğlan keseyi vermiş. Geç vakit Keloğlan uyuyunca anası altınları saymış. Yerde bulunan altın bulanın olur. Sahibini arar da bulamazsa yalanın olur.

    SON

    --------------------------------------------------------
    KELOĞLAN İLE PAMUK PRENSES
    İki yürür bir koşarım.
    Gezer dağlar aşarım.
    Yatıp dinlenmek varken
    Tarlada çalışana şaşarım.

    Böyle deyip duran Keloğlan yıllardan bir yıl tarlalarda bahçelerde çalışmış toprak kazmış tohum atmış sulamış ürün almış hasat etmiş satmış. Keloğlan'ın kesesi altın dolmuş. Keseyi belindeki kuşağa bağlamış. Anasına yabancı diyarlara gidip tüccarlık yapacağını söyleyip yola çıkmış. Gitmiş de gitmiş. Yürümüş durmuş. Dört çarık eskitmiş. Sonunda diyarların en yabancısına varmış. Bir han odası tutmuş bir dükkan kiralamış. Dükkanın önünde oturup sağa sola bakınmaya başlamış. Gelip geçen çokmuş da selam veren yokmuş çünkü burada Keloğlan' ı kimse tanımıyormuş. Aniden genç kızın biri durmuş ve Keloğlan'a adres sormuş. Kız pek güzelmiş. Keloğlan kıza aşık olmuş. Adresi dilinin döndüğünce tarif etmiş. Kız teşekkür edip gitmiş. Keloğlan kızın ardından bakakalmış.

    Ertesi gün kızı aramış ve bulmuş. Aşkını anlatmış. Karşılık beklemiş. Kız: " Tabii ki bana aşık olabilirsin. " demiş. " Geldiğin ülkede tanınmış sevilen biri olabilirsin ama ben Pamuk Prenses'im ve beyaz atlı prensimi bekliyorum onunla evleneceğim. "
    Pamuk Prenses gittikten sonra Keloğlan kıvranmaya başlamış. Bir yol bir yöntem bir çıkış yolu aramış. Bu masalı yazmakta olan Serdar Yıldırım bir defa daha zamanda yolculuk yapmış ve Keloğlan'ın yardımına koşmuş. Keloğlan ben geldim demiş. Keloğlan Serdar'ın gelmesine çok sevinmiş. Serdar sözü fazla uzatmamış: " Altınlar ne güne duruyor? Karşıda terzi var. Kendine bir prens elbisesi diktir. Bir de beyaz at satın al. Bin ata işte sana beyaz atlı prens. Git Pamuk Prenses'in yanına benimle evlenir misin? diye sor. Evlenmesin seninle de göreyim. " demiş ve gitmiş.
    Keloğlan: " Bir göründü bir yok oldu. Bana faydası çok oldu. " demiş ve soluğu terzi dükkanında almış.

    İki gün iki gece sonra Keloğlan yani beyaz atlı prens şehrin sokaklarında gezer olmuş. Bunun üzerine şehir halkı prensin geldi deyip Pamuk Prenses'i karşısına çıkarmışlar. Pamuk Prenses sevdiğim geldi demiş ve büyük bir törenle evlenmişler. Uzun yıllar birlikte mutlu yaşamışlar.

    SON

    Yazan: Serdar Yıldırım

  4. #13
    Serdar50 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Durum: Serdar50 âíå ôîğóìà
    Üyelik tarihi : 07.Ocak.2010
    Mesajlar : 54
    Tecrübe Puanı : 0
    Array

     

    images/yorumlarinizi.png
    KELOĞLAN DENİZDEN BABAM ÇIKTI
    Geçmiş zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan'ın bir de anası varmış. Başka kimi kimsesi yokmuş. Keloğlan dağda bayırda gezen dereden gölden su içen işsiz güçsüz bir gençmiş. Anası yat deyince yatar kalk deyince kalkarmış. Sabahları tarhana çorbası içer akşama kadar bahçede fare kovalarmış.
    Günlerden bir gün anası Keloğlan'a fena kızmış: " A benim tembel oğlum bırak fare peşinde koşmayı çığlık atıp onları korkutmayı. Bak öğlene yemek yok. Evden oltayı al da git denizden balık tut. Hem öğlene hem akşama yemeğimiz olur. "
    Bunun üzerine Keloğlan: " Ama ana ben balık tutmayı bilmem ki. " deyince anası: " Balık tutmayı bilmiyorsun ama yemeyi biliyorsun. Şimdi sahilde balık tutanlar vardır. Sor sana öğretirler. Haydi rastgele. "
    Keloğlan oltayı almış denizin yolunu tutmuş. Sahilde balıkçılara sormuş balık nasıl tutulur öğrenmiş. Oltanın ucuna yem takmış denize atmış. Bir saat beklemiş sonunda oltanın ipi gerilmiş. Oltaya kocaman bir balık yakalandığı belliymiş. Balıkçılardan yardım istemiş. Balıkçılar yardıma koşmuş oltayı çekmişler ve hayretten donakalmışlar. Oltanın ucunda bir adam varmış adam ayağa kalkmış.
    Keloğlan: " Denizden babam çıktı. " diye bağırmış. Gitmiş babasına sarılmış.
    Babası: " Yoksa sen benim oğlum Keloğlan mısın? " diye sormuş.
    Keloğlan: " Evet baba ben Keloğlanım. Sekiz yaşımdan beri seni görmedim. Anam baban bir gün dönecek derdi. İşte döndün. "
    Balıkçılar: " Aman Keloğlan denizden babam çıksa yerim derdin. Sakın babanı yeme. Onun yerine bu balıkları kızart ye. " diyerek Keloğlan'a bir sepet balık vermişler.
    Keloğlan'ın babasıyla döndüğünü gören anasının sevincine diyecek yokmuş. Keloğlan tef çalmış anasıyla babası oynamış. Öğle ve akşam yemeğinde balık yiyen Keloğlan anası ve babası sonradan uyumak için odalarına çekilmişler. Sabahleyin uyanan Keloğlan babasını evde bulamamış. Ana babam nerede diye sormuş.
    Anası:" Bilmem oğul uyandığımda yatakta yoktu. Gelip bizim durumumuzu görüp gitti. " Keloğlan nereye gitmiştir deyince anası: " Nereye gidecek oğul denizden geldi denize gitmiştir. "
    " Ana ben şimdi oltayı denize atsam yine denizden babam çıkar mı? "
    " Hayır çıkmaz. Uyumadan önce baban bana bazı şeyler anlattı. Geldiği yerde rahatı yerindeymiş. Derdi kederi yokmuş. Oğlum dedi ağladı beni de ağlattı. Sonradan ben uyumuşum uyandığımda gitmişti. "
    " Sence babamı bir daha görebilecek miyiz? "
    " Görürüz de ne zaman görürüz bilmem. Oğlum denize ara sıra olta atsın beni yakalamaya baksın dediydi ya kaç zaman sonra oltaya takılır bilinmez. Sen şimdi onu bunu boş ver de babanı gördüğünün keyfini sür. Herkese denizden babası çıkmıyor bilmiş ol. "

    SON

    -------------------------------------------------------------
    KELOĞLANI ÇARMIHA GERDİLER
    Keloğlan kasabaya tuz almaya gidiyormuş. Bakmış yolun ilerisinde arabın biri evin etrafında dönüp duruyor. Keloğlan arabın yanına gelmiş ve arapla birlikte dönmeye başlamış. Keloğlan sormuş: " Ey arap bu ev senin midir? "
    Arap cevap vermiş: " Evet ev benimdir. Senin adın nedir? "
    " Benim adım Keloğlan'dır. Ya seninki? "
    " Benim adım da Bekir'dir. Nereye gidersin? "
    " Kasabaya giderim. Ya sen niye evin etrafında dönersin? "
    " Bir tür inanış. Ben uydurdum döndükçe kötülükler evden uzaklaşır. "
    " Günde kaç defa dönersin? "
    " Aklıma geldikçe kafama estikçe üç-beş defa. "
    " Dönmesen yürümesen dursan diyen Keloğlan'a arap çok kızmış. "
    " Bana nasıl dönme dersin " diyen arap Keloğlan'ı yakalayıp bağlamış. Daha sonra ağaç dallarından çarmıh hazırlayıp Keloğlan'ı bu çarmıha germiş. Ellerini ayaklarını bağlamış. Haydi bana müsaade diyen arap yürüyüp gitmiş.

    Bu masalı yazmakta olan Serdar Yıldırım Keloğlan'ın haline acımış. Noktayı koyup kalemi elinden atarak defterin içine girmiş ve Keloğlan'ın yanında belirmiş. Onun bağlı olan ellerini ve ayaklarını çözmüş. Keloğlan Serdar'a teşekkür etmiş. Sana bir can borcum var demiş. Kendisini çarmıha geren arabın tekin biri olmadığını burada fazla eğlenmemesini söyleyip hızlı adımlarla oradan uzaklaşmış.

    Serdar sağa-sola bakınırken arap gelmiş. Serdar'dan Keloğlan'ı bıraktığını öğrenen arap küplere binmiş. Bağırıp çağırmış. Hırsını alamayan arap Keloğlan'ı çarmıha gerdiği yere bu kez Serdar'ı bağlamış. Haydi bana müsaade deyip yürüyüp gitmiş.

    Aradan yarım saat geçmiş geçmemiş Keloğlan geri gelmiş. Serdar'ı çarmıhtan indirmiş. Sana can borcum ödendi demiş. Bunun üzerine Serdar gelecekten geldiğini yazdığı pek çok masalın yanı sıra Keloğlan masalları da yazdığını şimdiye kadar yirmi tanesinin bittiğini söylemiş. Masalları internette yayınladığını yayınevlerinin bunların bazılarını masal kitaplarına aldığını belirtmiş.
    Keloğlan: " İnternet nedir bilmem ama benim masallarımın kitaplara geçmesine çok sevindim. Herkes okuyor mu onları? "
    Serdar: " Evet Keloğlan. Herkes okuyor. "
    Keloğlan: " Dur bak Serdar başımdan geçen birkaç olayı anlatayım. Onların da masalını yaz. "
    Serdar: " Tamam olur Keloğlan. Ama önce buradan uzaklaşalım. Arap gelirse bu kez ikimizi birden çarmıha gerer kurtaran da olmaz. "
    Keloğlan: " Doğru ya ben arabı unutmuştum. O kadar yalvardım beni çarmıha gererken bir merhamet göstermedi. "

    Serdar: " Bense araba hiç yalvarmadım. Yaptığının yanlış olduğunu söylemekle yetindim. Senin geri geleceğini biliyordum. Bu Keloğlan benim bildiğim Keloğlan ise buralardan gitmemiştir bizi seyrediyordur diye düşünüyordum. Hani can borcum diyordun ya onu ödemek için. Ben senin kadar zeki olsam başka ne isterim. "

    Keloğlan: " Bütün sözlerin doğru. Anam haricinde herkes benim zeki olduğumu söyler. Şu gördüğün saksı boş değil yani. "

    Karşıdaki ormandan çıkan arabı gören Keloğlan ile Serdar ayrı yönlere bir kaçış kaçmışlar ki sormayın! İkisi aynı yöne kaçsalar ve araba yakalansalar kim kurtaracakmış? "
    Arap daha sonra evine girmiş yemek yiyip yatıp uyumuş. Gece yarısı şiddetli bir yağmur yağmış. Bu arada arabın evine yıldırım düşmüş. Arap artık yaşamıyormuş.

    SON

    ---------------------------------------------------------
    KELOĞLAN SITMA SAVAŞI
    Eski zamanlarda bir ülkenin padişahının yüz tane çocuğu varmış. Bu çocukların ellisi oğlan ellisi kızmış. Padişah oğlanlar büyüdükçe onları değişik şehirlere sancak beyi olarak göndermiş. Kızlarını ise sevdikleri gençlerle evlendirmiş. Sadece biri evlenmeye yanaşmamış. Bu da padişahın kızlarının en güzeli olan en küçük kızıymış. Bütün taliplerini geri çevirmiş. Çünkü hiç birinde aradığı özellikler yokmuş. Benim evleneceğim erkek mütevazi cesur bilgili ve atılgan olmalı diyormuş.

    Günün birinde bu ülkede ateşli bir hastalık olan sıtma baş göstermiş. Hastalık kısa sürede yayılmış. Pek çok insan yataklara düşmüş. Ülkenin hekimleri bilginleri hastalığın çaresini bulamamışlar. Padişah hastalığı önleyip hastaları iyileştirene on eşek yükü altın vereceğini bildirmiş. Ayrıca en küçük kızını bu kişiyle evlendireceğini ilan etmiş. Olanlardan haberdar olan Keloğlan anasından izin alıp başkente gitmiş.

    Saray bahçesinde padişahın en küçük kızını gören ve onunla konuşan Keloğlan ata binerek dağlarda ovalarda günlerce yol almış. Şehirlere köylere giderek hastalarla ve hasta yakını çocuklarla konuşmuş. Hastalar sivrisinek soktuktan sonra bu hastalığa yakalandıklarını ve sivrisineklerin bataklıkta çoğalıp etrafa yayıldığını anlatmışlar. Birkaç hasta yakını çocuk Keloğlan'a bataklığı ve buraya suyunu akıtan dereyi göstermiş. Keloğlan derenin akış yönünü değiştirip denize yönlendirerek bataklığı kurutmayı planlamış. Böylece sivrisineklerin yaşam alanı yok olacakmış. Keloğlan'ın yanındaki çocuklar komşu şehir ve köylere giderek olaydan diğer çocukların haberdar olmasını sağlamışlar. Keloğlan çağırıyor gelmelisiniz demişler. Birkaç gün sonra derenin kenarındaki ovada binlerce çocuk toplanmış. Bu çocuklar Keloğlan'ın söylediklerini yaparak toprağı kazıp kanal açmışlar ve dereyi denize akıtmışlar. Suyu kesilen bataklık sıcak havanın etkisiyle on günde kurumuş. Oralardaki sivrisinek nesli yok olmuş. Keloğlan sivrisinek sokmasıyla ortaya çıkan sıtmanın önünü almış. Sıtmalı hastalara kına kına kabuklarından hazırladığı ilacı içirerek iyileşmelerini sağlamış. Padişahın verdiği on eşek yükü altının bir eşek yükü bana yeter diyerek dokuzunu çocuklara dağıtmış. Padişahın en küçük kızıyla evlenmiş. Düğün hediyesi olarak verilen sarayda yaşamaya başlamış. Anasını yanına almış. Üçü birlikte gelecek güzel günlere gülümseyerek bakmışlar. Masalımız da burada bitmiş.

    SON

    Yazan: Serdar Yıldırım

Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Sosyal Bağlantılar

Sosyal Bağlantılar

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

 

 

 

  • | honorable.space | tweetyy | Non Stop Konya | HCA Moda | GorevHUB | Gorevist |
  •  

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177