Sayfa 2 Toplam 2 Sayfadan BirinciBirinci 12
Toplam 6 adet sonuctan sayfa basi 6 ile 6 arasi kadar sonuc gösteriliyor
  1. #1
    Serdar50 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Durum: Serdar50 âíå ôîğóìà
    Üyelik tarihi : 07.Ocak.2010
    Mesajlar : 74
    Tecrübe Puanı : 0
    Array

     


    Post Atatürk'ün Çocukluk Anıları

    images/yorumlarinizi.png
    KARANLIKTAN KORKMAM

    On beş yaşlarındaydım. Manastır Askeri İdadisi'ne gidiyordum. (O zamanın lisesi) Yaz tatilinde dayımın çiftliğine gitmiştik. Komşunun oğlu Enver'le çok iyi arkadaştık. Ara sıra birlikte gezerdik. Bir gün Enver bizim bağa gidip üzüm yiyelim dedi. Ben de olur dedim. Annelerimizden izin alıp yola çıktık. Sağda solda fazla eğlendiğimiz için karanlığa kaldık.

    Enver: "İstersen dönelim. Sen şehir çocuğu olduğun için karanlıktan korkarsın. Böyle durumlara alışık değilsin" dedi.

    Ben karanlıktan korkmadığımı söyledim. Yola devam edelim dedim. Tarla kenarı patika yol ağaçlık alan derken karanlık iyice çöktü. Yanımdaki Enver'i zor seçer oldum. Bir saat önce dağların kartalıyım diyen Enver gel Mustafa dönelim az kalmıştı ya yarın gündüz geliriz demeye başladı. Neyse ki sonunda bağa vardık ve birer salkım üzüm kopardık. Üzüm yiyerek çiftliğe döndük.


    İLK ANDA CANIM SIKILMIŞTI

    Bakla tarlasında yalnız başıma bekçilik yaptığım günlerden birinde öğle vakti kulübenin önündeki çardak altında uyuya kalmışım. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum annemin sesine uyandım.

    Annem: ” Dayısı şuna bak Mustafa uyuya kalmış. Makbule dün pınardan soğuk su içince hastalandı ya Mustafa bütün gece başında bekledi. Ondan uykusunu alamadı. Neyseki Makbule’ye ballı ıhlamur içirdim de iyileşti ” dedi.

    Dayım: ” Bırak canım uyusun. Benim en sevdiğim şeydir burada uyumak. Bu öğle sıcağında karga falan uğramaz. Bir yatsam iki saatten önce top atsan uyanmam ” dedi.

    Bu konuşmaları duyunca ayağa fırladım. Uykuda yakalandım diye ilk anda canım sıkılmıştı ama Makbule’nin iyileştiğini duyunca rahatladım.

    NACİYE KAYBOLDU

    Dayımın bakla tarlasına Makbule ile giderdik. Bir gün Naciye de bizimle gelmek istedi. İlk defa benden birşey istediği için olmaz diyemedim. Annemden izin çıkınca o gün üç kardeş tarlaya gittik. Naciye eline bir sopa aldı ve kargaların ardından koşturdu durdu. Bir ara Makbule ile uzun süren bir konuşmamız oldu.

    Tarlanın ortasındaki kulübenin önüne oturduk ve yemeğe başlayacaktık ki Naciye’nin yanımızda olmadığını fark ettik. Sağa baktık sola baktık Naciye neredesin diye bağırdık Naciye yok. Neden sonra Naciye çıkageldi. Meğer karga peşinde koşarken çok yorulan Naciye kulübeye girmiş ve döşeğe yatıp uyumuş. Naciye’nin ortaya çıkmasıyla birlikte rahatladık ve yemeklerimizi yedik.

    BAHÇEDEKİ KUYU

    Ben yedi yaşındayken babamı kısa süren bir hastalığın ardından kaybettik. O tarihlerde kadınlar bir işte çalışamadıkları için maddi sıkıntılar içine düşmüştük. Onun için evimizin yanında bulunan daha küçük bir eve taşındık. Ertesi gün yeni evin bahçesine teftişe çıktım. Otların arasından yürüdüm. Sağda solda dut erik armut ağaçları vardı. Armut ağacının ilersinde bir kuyu olduğunu gördüm. Kuyunun yanına sokulduğumda hayretler içerisinde kaldım. Yer seviyesinde olan kuyunun üstü açıktı. Annemi durumdan haberdar ettim. Annem komşumuz Ali Usta'yı çağırdı. Ali Usta kuyunun üstüne tahtadan bir kapak yaptı. Kilidi taktı. Anahtarı anneme verdi. Böylece kötü bir olay yaşanmadan kuyunun üstü kapatılmış oldu.

    BENİ KOMUTAN SEÇERLERDİ

    Yeni evimiz küçüktü ama bahçesi büyüktü. Bu bahçede komşu çocuklarıyla askercilik oynardık. Askercilik oynarken beni komutan seçerlerdi. Ben de karşımda hazır ola geçmiş arkadaşlara çeşitli görevler verirdim. Onlar da emredersin komutanım deyip koşarak uzaklaşırlardı. Üç beş dakika sonra geri gelerek görevi tamamladıklarını söylerlerdi. Daha sonra onları sıraya sokar uygun adım yürütürdüm.

    Bir gün bize tahtadan tüfekler hazırlayan marangoz Celal Amca oyunumuzu seyretmiş ve anneme:

    " Zübeyde Hanım Mustafa'yı askeri okula göndermelisiniz. Kendisi iyi bir komutan adayıdır. " demiş.

    YARALI GÜVERCİN

    Bir gün evimizin bahçesinde kanadı kırık yaralı bir güvercin buldum. Eve götürdüm. Anneme ve kardeşlerime gösterdim. Güvercini veterinere götürdük. Kanadını sardı iyileşir dedi. Üç gün güzelce besledim. Dördüncü günün sabahında kafeste cansız yatarken buldum. Çok üzüldüm. Gözyaşları içinde güvercini bahçenin bir köşesine gömdüm. Seni hiç unutmayacağım güvercin dedim. Aradan yıllar geçti ama ben o güvercini unutmadım.

    SELANİK ŞAMPİYONU

    Mustafa Şemsi Efendi Okulu 4. sınıfa giderken beden eğitimi dersinde öğretmeni sınıfa koşu yarışması yaptırdı. Okul etrafında iki tur atılacak ve birinci olan okul çapında yapılacak koşuda sınıfını temsil edecekti. İlk turu önde geçen Mustafa ikinci turun ortalarında bitiş çizgisine doğru güçlü adımlarla koşarken biraz ilerde uçamayan bir yavru kuşun peşinden koşan siyah kocaman bir kediyi fark etti.

    Mustafa yön değiştirip hızla koşarak yavru kuşu kedinin pençesinden kurtardı. Yavru kuşu severek ve yürüyerek yarışı en sonda tamamlamasına karşın olayı öğrenen öğretmeninden yavru kuşu kurtardığı için aferin alan Mustafa yarışı birinci bitiren arkadaşının: “ Hayır ben birinci değilim. Yarışın birincisi Mustafa’dır. O benden daha hızlı sınıfımızı benden daha iyi temsil eder “ demesi üzerine öğretmeni tarafından birinci gelmiş sayıldı. On beş gün sonra yapılan koşuda okul şampiyonu olan Mustafa derslerindeki başarıyı koşuda da gösterecek ve Selanik Şampiyonu olarak bir kupa alacaktı.

    ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: ARKADAŞIM HALİT

    Babam Ali Rıza Efendi kereste tüccarlığı yaptığı için Selanik dışında çalışıyormuş. O zamanlar anneme Üftade adında siyahi bir kadını yardımcı olarak tutmuş. Daha sonra ben dünyaya gelmişim. İki ay sonra Üftade'nin bir yeğeni doğmuş. Adını Halit koymuşlar. Yaşımız gelince bizi Mahalle Mektebi'ne yazdırdılar ama ben bir süre sonra oradan ayrılıp Şemsi Efendi Okulu'na geçiş yaptım. ( O zamanın ilkokulu ) Halit ise Mahalle Mektebi'ne devam etti.

    Böylece aradan birkaç yıl geçti. Bir gün Halit yanıma gelerek efendi ve köle kelimelerinin anlamını sordu. Ben insanların köle olarak kullanılamayacağını ve her insanın bir başkasının değil sadece kendisinin efendisi olabileceğini söyledim.

    Bunun üzerine Halit sen gel bunları arkadaşlara anlat. Tenim siyah olduğu için kendilerinin efendi benim ise köle olduğumu söylüyorlar dedi.

    Hangi arkadaşların Halit sınıf arkadaşların mı? diye sordum.

    Evet sınıf arkadaşlarım dedi.

    Bak Halit dedim yarın bizim öğretmen izinli okula gitmeyeceğim. Sınıfınıza gelir arkadaşlarınla konuşurum. Olur mu?

    Halit olur dedi.

    Ertesi gün Mahalle Mektebi'ne gittiğimde Halit'in ikinci dersten sonra ortadan kaybolduğunu öğrendim. Çok aradık Halit'i bulamadık. Ancak akşamüstü eve geldi. Anlattığına göre köle olmasını ve her dediklerini yapmasını isteyen arkadaşlarından kurtulmak için mektepten kaçmış ve Selanik dışına çıkmış. Daha sonra benim dediklerimi hatırlamış ve kendisinin efendisi olduğu için geri gelmiş.

    Halit'e arkadaşlarıyla konuştuğumu ve efendi köle gibisinden iki kelimeyi bir daha kullanmayacakları sözünü aldığımı söyledim.

    Halit bir daha Mahalle Mektebi'ne gitmedi. Annesi onu Şemsi Efendi'nin laik okuluna yazdırdı. Halit bizim sınıfa geldi. Fikirler ve düşünceler hür kelepçe yok. Herkes kendi fikrinin efendisi köle yok.

    Aradan günler geçtikçe Halit bir açıldı. Durgun düşünceli Halit gitti neşeli hareketli Halit geldi. Derslerine çok çalıştı. Mahalle Mektebi'ne giderken sınıfın en tembeli Halit Şemsi Efendi Okulu'nda sınıfın çalışkanları arasına girmeyi başardı.


    ------------------------

  2. #6
    Serdar50 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Durum: Serdar50 âíå ôîğóìà
    Üyelik tarihi : 07.Ocak.2010
    Mesajlar : 74
    Tecrübe Puanı : 0
    Array

     

    images/yorumlarinizi.png
    ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANILARI
    BÜYÜK KURTARICI
    Atatürk'ün kız kardeşleri Makbule ile Naciye tartışıyordu.
    Naciye: Abla son günlerde annem ve babamın konuşmalarından şu sonuca ulaştım: Osmanlı kötüye gidiyor ve önlem alınmazsa sonumuz bir felaket.
    Bunun üzerine Makbule: Doğrudur. Bir kötü gidişat var ama önlem alınmıyor. Saray yabancı kadınlarla doluymuş. Padişahın annesi yabancıymış. Annemiz Zübeyde Hanım bir Türk. Biz de Türküz diyoruz. Annemiz fransız veya rus olsaydı biz de fransız ve rus olurduk. Fransa'ya ve Rusya'ya hizmet ederdik. Türkleri kendimize düşman bilirdik.
    Naciye: Abla sen bunları biliyorsun. Sadrazam ve vezirler de biliyor. Önlem alsalar ya.
    Makbule: Naciye biliyorsun ben Osmanlı tarihini araştırdım. Belli bir dönemden sonra kaç tane Türk sadrazam ve vezir adı söyleyebilirsin?
    Naciye: Çoğu başka milletlerden aralarında Türk yok gibi.
    Makbule: Bunlardan Osmanlı Devleti yıkılmasın demesini bekleyemezsin.

    ---------------------------------------------------------------------

    BEN BEBEK MİYDİM?
    Yıl 1872. Evde oturmaktan canı sıkılan Fatma'yı annesi Selanik sokaklarında gezmeye çıkardı. Sokaklar bomboştu Arada bir tek tük adamlar geçiyordu. Bu Selanik'te kadın yok muydu? Çocuklar evet çocuklar hani neredeydi? Neden eve kapatılmıştı? Bu durum Fatma'nın kafasına takıldı. Annesine şöyle bir soru sordu: Yemeklerimi yemiyordum ya o zaman ben bebek miydim? Zübeyde Hanım derinden etkilendi. Bilmem kaç zaman önce Fatma ile böyle bir fikir alışverişi olmuştu. Fatma yemeklerini neden yemiyorsun demişliği vardı ama Fatma'nın bunu hatırlaması olanaksızdı. Zübeyde Hanım Fatma'sına sıkıca sarıldı.
    Daha sonra sahile çıktılar. Boylu boyunca Ege Denizi önlerinde uzanıyordu. Vur patlasın çal oynasın eğlenen günün yirmi dört saati etkinliğini gösteren sahil gazinolarında ermeni rum yunan ve diğerleri coşku doluydu. Zübeyde Hanım kızı Fatma'nın elini sıkıca tuttu. Eve doğru yöneldi. Ali Rıza Bey işten dönmüş ve yorgun olmalıydı. O geldiğinde mutfakta olmamak yakışık almazdı.

    ---------------------------------------------------------------

    BİR TORBA BALIK
    Ali Rıza Bey ile oğlu Ahmet o sabah erkenden kalktı. Akşamdan sözleşmişlerdi yarınki balık tutma işi için. Önceleri Zübeyde Hanım karşı çıkmıştı. Ne gereği var canım sabah erken kalkmanın. Biraz uykunuzu alıp bir iki saat geç kalksanız da olur. Sanki Ege Denizi'nin balıkları Ali Rıza Bey ile Ahmet gelecek ve biz onların oltasına ilk takılan olacağız mı diyecekler dediyse de dinletemedi. Zübeyde Hanım onları sabah erkenden yolcu etti.
    Ali Rıza Bey ile Ahmet çok hırslıydı. Ellerinde birer olta ve gelsindi balıklar atılsınlardı oltaya bakalım kim kaç balık yakalayacaktı?
    Aradan saatler geçti. Ali Rıza Bey ve Ahmet saatlerdir denize olta atıyordu. Oltanın ucundaki yem yeniyor ama balık yakalanmıyordu. Kavanoz içinde getirilen yemler bitmiş ama ortada balık yoktu.
    İkindi vaktini geçmişti. Ali Rıza Bey ve Ahmet bu balıklar bizi sevmedi. Yem yiyor ama kaçıyorlar. Anneni ben severim sen de seversin. Dönerken balık alalım annen de sevinsin ama aramızda sır. Aradan yüz yıl geçse bile anneye söylemek yok.
    Bunun üzerine Ahmet merak etme baba. Bizim balık almamızın kimseye zararı yok.
    Ali Rıza Bey ile Ahmet akşamüstü bir torba balıkla eve giriş yaptı. Zübeyde Hanım onları coşkuyla karşıladı. Akşam yemeğinde bol bol balık yediler.

    ---------------------------------------------------------------------------

    ALİ RIZA BEY'İN ÇOCUKLUĞU
    Ali Rıza on dört yaşındaydı. Arkadaşı Osman'la komşu köye gitmiş ve yalnız geri dönüyordu. Gök gürlemeye başladı. Belli yağmur geliyordu. Ali Rıza adımlarını hızlandırdı. Köyüne daha yol vardı. Bir saçak altı bir girdap bulup yağmurun dinmesini beklemeliydi. Karşıda bir çınar ağacı gördü. Onların yüzlerce yıl yaşayanı vardı. Ne fırtınalar yağmurlar atlatırlardı. Hem bu çınar ağacı tam bir saçak altıydı. Oraya sığınırsa yağmurun damlası değmezdi. Aniden gökyüzünde bir şimşek çaktı. Sonrasında uzaklara yıldırım düştü. İleride gökyüzü daha karaydı. Kısa bir süre sonra doğa gerçek gücünü gösterip yağmur damlalarını ağırlaştırırdı. Pek çok şimşek çaktırıp yıldırım düşürür ve bazı canlıların yaşamlarını sonlandırırdı. Ali Rıza oralarda bir çukur bulup içine sindi. Zaten sırılsıklam ıslanmıştı. Yağmurdan korkusu yoktu. O'nun düşüncesi yıldırımdı. Her şimşek çakışında korkmuyordu ama ürperiyordu.
    Al Rıza bir anlık zaman diliminde başını yukarı kaldırıp ileri baktı. Adamın biri hızla gelerek çınarın altına sığındı. Saniyesinde şimşek çaktı ve yıldırım düştü. Boğuk bir feryat duyuldu ve adam yere yığıldı.
    Ali Rıza: Vay anasını demek ben oraya önce varsaydım yıldırım bana düşecekti. Beni bu hayattan silip süpürecekti. Ben bu hayatta var olmalıyım ve en azından çocuklarım olmalı.
    Sonradan yağmur dindi. Ali Rıza çukurdan çıktı çınarın altına gitti. Yıldırım adamı yakmış ve ikiye bölmüştü. Daha sonra köyüne doğru yöneldi. Köy kahvesinde olanları anlattı ve yardım etmelerini istedi.
    Ali Rıza evine vardığında annesi Ayşe Hanım olanları dinleyince çok şaşırdı. O insan hayatının doğa tarafından bu kadar kolay yok edilemeyeceği düşüncesindeydi. Kulaktan dolma değerlerle hayatı şekillendirirdi. Ali Rıza'nın anlattığı bu olay ve yorumu hayatına değişik bir bakış açısı kazandırmıştı.
    Ali Rıza bir süre daha hayata devam edebileceği düşüncesindeydi. Belki bir gün evlenir çocukları olurdu. Eğer çocukları olursa onları çok sevecekti.

    --------------------------------------------------------------------------

    GAGASI OLMAYAN KARTAL
    Atatürk'ün abileri Ahmet 9 Ömer 8 yaşındaydı. Kardeşleri 2 yaşındaki Mustafa'nın elinden tutarak mutfağa gittiler. Annelerinden bir hikaye anlatmasını isteyeceklerdi ama anneleri mutfakta yoktu. Odalara baktılar evde yoktu. Yatak odasına yöneldiler. Babaları Ali Rıza Bey orada olmalıydı. Kapıyı çaldılar içeriden buyurun gelin denince içeri girdiler.
    Ali Rıza Bey: Krallarım benim şahlarım padişahlarım! Siz üçünüz bir anda tarih sahnesinden silinseniz ben kime oğlum derim? Kim benim adımı tarih karşısında yargılar? Kim benim adımı tarihe sabitler? Siz üç oğlumdan en az biri büyük işler başarsın ve benim adım da bu O'nun babasıdır diye anılsın. Tarihe geçsin. Yüzyıl sonra yeniden dünyaya gelsem ve adım kitaplarda yoksa hakkımı helal etmem bilmiş olun.
    Bunun üzerine Ahmet: Baba yüzyıl sonra bizim adımızdan yola çıkarak tarih kitaplarında bolca varsan ne diyeceksin?
    Ali Rıza Bey: O kadar mutlu olurum ki herhalde kanatlanıp gökyüzüne uçarım.
    Sonrasında derin bir sessizlik oldu.
    Ömer: Annem mutfakta yoktu. Hikaye anlatmasını isteyecektik. Şimdi buraya geldik. Baba bize bir hikaye anlatır mısın?
    Ali Rıza Bey: Canım oğullarım siz isteyin ben size sabaha kadar on tane hikaye anlatırım dedi ve bir hikaye anlatmaya başladı:
    Kendini gökyüzünün hakimi sanan bir kartal vardı. Çok büyüktü. Kanat açıklığı on metreyi buluyordu. Aslanlar kaplanlar ondan korkardı. Pençelerine yakalanan hiçbir canlı sağ kurtulamazdı.. Yaşlanan kartalın gagası düşüyordu ya işte bu kartal da yaşlanınca gagası düştü. Gagası olmayan bu kartal yeni bir gaga çıkması için aylarca bekledi. Sonunda beklemekten sıkıldı. Timsah dolu bir nehre atladı ve timsahlar onu yedi. Hikayemiz burada bitti.
    Ahmet sordu: Baba bu anlattığınız hikayeden nasıl bir ders çıkarmalıyız?
    Ali Rıza Bey: Hikaye anlatmamı istediniz işte hikaye anlattım. Varın ötesini de siz hesap edin. Ne anladıysanız onu anlatmışımdır.

    ------------------------------------------------------------------------

    ALİ RIZA İLE ZÜBEYDE'NİN AŞKI
    Ali Rıza memur olmuştu. Kazancı iyiydi. Mahalle arkadaşları tanıdıkları amca çocukları evlenmişti. Arkadaşlarından ikinciye çocuğu olan vardı. Düğünlerde kızlarla dans eder şarkı söylerdi. Aşkın ve aşığın yaşatılması taraftarıydı.
    Babası ve annesi nice zamandır Ali Rıza'ya kız buluyor Ali Rıza kızı görüyor ve evlenilecek nitelikte bulmuyordu. Ali Rıza'ya kız beğendirmek çok zordu. Yaşın otuz oldu evlen artık Ali Rıza diyorlardı.
    Günlerden bir gün babası işten dönmemişti annesi oğlunu karşısına aldı: Bak Ali Rıza komşular dediydi sarı saçlı mavi gözlü dünya güzeli bir kız var. Adı Zübeyde. Gittim gördüm. Terbiyeli saygılı. Baban sen ben evlerine gidelim kızı bir de sen gör.
    Ali Rıza: Olur anne istersen yarın gidelim ne dersin?
    Annesi: Tamam yarın gidelim.
    Ertesi gün Ali Rıza annesi ve babası Zübeyde'nin evine gitti. Ali Rıza Zübeyde'yi görünce beyninden vurulmuşa döndü.
    Bu kız geçen gece rüyasında gördüğü kızdı.
    Selanik'te bu kadar güzel bir kız varmış da benim haberim yokmuş diye kendi kendine hayıflandı. Ali Rıza'nın babası Ahmet Efendi isterseniz gidin bahçede bir gezin gelin dedi ve gençler bahçeye çıktı. Ali Rıza Zübeyde ile ağaçlardan çiçeklerden bahsederek bahçenin sonuna kadar gitti. Dönüş yolunda Zübeyde'ye evlenme teklif etti: Zübeyde benimle evlenir misin? dedi.
    Zübeyde: Niyetli olmasaydım buraya gelmezdim dedi. Ali Rıza öylece kalakaldı. Bundan sonra ne yapması gerektiğini bilemedi.
    Daha sonraki günlerde Ali Rıza ile Zübeyde Selanik sokaklarında gezdiler dolaştılar. Zübeyde'nin evinde nişan töreni yapıldı. Zübeyde düğün istemedi. Ali Rıza seninle olduğum her gün bana düğün dedi ve Zübeyde'den tarafa çıktı.
    Aradan günler aylar yıllar geçti. Onların altı tane çocukları oldu. Hepsi birbirinden değerliydi. Mustafa da bunlardan biriydi. Daha sonra Mustafa Kemal adını alacak ve yurdu istila edilen Türk'ün Kurtuluş Savaşı'nı başlatacaktı.

    --------------------------------------------------------------------------------

    GERÇEK OLAN NEDİR?
    Ali Rıza ile Zübeyde nişanlanalı bir ay olmuştu ki bunlar Selanik sokaklarında gezmeye çıktı.
    Ali Rıza: Zübeyde istersen şurada oturalım. Ege Denizi önümüzde Selanik arkamızda biz hayattan başka ne bekleriz?
    Bunun üzerine Zübeyde: Ali Rıza hayattan istenecek çok şey var ama hayat bunları bir anda bize vermiyor. Kısım kısım veriyor. Bazen hiç vermez.
    Ali Rıza: Bilirim Zübeyde bilirim. Onun öyle olduğunu bilirim.
    Zübeyde: Biz hayat olsak hayatı kurgulasak. Hayat kötü olsa iyi insanları kötülüğe yönlendirse işsiz bıraksa soygun yaptırsa sen buna iyidir diyebilir misin?
    Ali Rıza: Annesi hasta olan genç adam işsizdi parası yoktu. Bu genç eczaneye girdi. Eczacıya reçeteyi gösterdi gerekli olan ilaçları aldı. Dört kutu ilaç. Para vermeden çıkıp gitti. Zübeyde sen hakim olsan bu genci hapse atabilir misin? Belki annesi ertesi gün kalkıp yürüyecek. Zaten eczacı şikayetçi olmamış.
    Zübeyde: Bak Ali Rıza bunlar göreceli kavramlar. On kişi olsa beşi evet der beşi karşı çıkar. Herkes akıl fikir düzeyi zeka seviyesi açısından fikir ileri sürüp yorum yapar. Ama gerçek olan nedir?

    -----------------------------------------------------------------------------------

    DÜĞÜNE DÖRT GÜN KALDI
    Ali Rıza ile Zübeyde için gündüz nikah gece düğün törenine dört gün kalmıştı. Bunlar yine bir fırsatını bulup yalnızlığa adım atmıştı.
    Ali Rıza: Zübeyde sen böyle konuları konuşmaktan hoşlanmazsın ama ben yine de sormak istiyorum. Biz evlenince kaç çocuğumuz olsun istersin?
    Zübeyde: Aman Ali Rıza hele bir çocuğumuz olsun ben onu el bebek gül bebek beslerim. Araştırdım ve buldum. Yeni evli çiftlerin ilk çocukları yüzde yetmiş ihtimalle kız oluyormuş. Belki yüz yıl sonra bu yüzde seksene çıkarmış. Ali Rıza ilk çocuğumuz kız olsa sen bundan rahatsız olur musun?
    Ali Rıza: Böyle bir şey kesinlikle söz konusu değil. Zübeyde sen beni iyi tanımamışsın. Kızım olsun oğlum olsun onu bağrıma basarım.
    Sonunda o dört gün geçti. Ali Rıza ile Zübeyde evlendi. İlk çocukları Fatma oldu. Ali Rıza ile Zübeyde onu bağrına bastı. Gelecekte onları mutlu günler bekliyordu.
    Aradan yıllar geçti. Fatma dördüncü yaş gününü kutluyordu. Zübeyde Hanım yaptığı pastanın üstüne dört mum dikmişti. Fatma mumları üfledi ve dört yaşına girdi. Önünde uzun bir yaşam vardı ve O bu şansını sonuna kadar kullanırdı.

    -----------------------------------------------------------------------------

    ALİ RIZA BEY'İN ÇOCUKLUĞU
    Ali Rıza Bey Selanik'te dünyaya geldi. İlkokulu Mahalle Mektebi'nde okudu. 12 yaşına gelince arkadaşları arasında parmakla gösterilirdi. Çok iyi tekmük oynardı. ( Şimdiki futbol maçı ) Mahalle maçlarında başı önde sahadan hiç ayrılmamıştı. Maç başlayınca geri gelir kendini kaybettirir sonradan ileri çıkar ataklara katılırdı. Takımı ileri çıkmışken rakip takım savunması buna önem vermez defans elemanları yanında olmazdı. Top Ali Rıza'yı severdi. Rakip kale önünde boş pozisyonda durur ve topun gelmesini beklerdi. Hata affetmez ve soğukkanlı bir vuruşla golü atardı. Gool diye öyle bir bağırır ve kaçardı ki en hızlı koşan arkadaşı O'na yetişemezdi.
    Günlerden bir gün Ali Rıza evde ders çalışıyordu. Kapı çalındı. Ali Rıza yan pencereden baktı. İki arkadaşı bekliyordu. Annesi Ayşe Hanım kapıyı açtı. Çocuklardan biri atıldı: Ali Rıza evde mi? Maçımız var da. O'nu çağırmaya geldik. Arkadaşlar bekliyor.
    Ayşe Hanım: Ali Rıza'nın dersleri çokmuş. Yarın imtihanı varmış. Boşuna beklemeyin gelemez.
    Aradan dakikalar geçti. Ali Rıza odanın içinde dört döndü. Eğer arkadaşlar gitmezse ben giderim diye düşündü. Dönmeye devam etti. Ali Rıza sonradan yan pencerenin perdesini aralayıp kapı önüne baktı. Arkadaşları gitmemiş ve bekliyordu. Demek ki iş ciddiydi. Maç iddialıydı. Ali Rıza odadan çıktı. Mutfakta duran annesinin yanına gitti: Anne arkadaşlar kapıda bekliyor. Derslerimi bitirdim. İmtihana hazırım ve en yüksek notu ben alacağım. Maça gideyim ha ne dersin?
    Annesi olur deyince Ali Rıza bir sevindi ki sormayın.
    Maçın oynanacağı yere merdivenli yokuştan inilirdi. Ali Rıza yokuşun başında görününce arkadaşları arasında bir dalgalanma oldu. İşte Ali Rıza gelmişti ve bu maç kazanılırdı. Karşı takımın golcüsü Necdet uzun boyluydu ve elleri belinde bekliyordu. Ali Rıza'ya baktı. O'nu küçük görmedi ama büyük de görmedi. Arkadaşlarının neden Ali Rıza'ya bu kadar önem verdiğini anlamadı. Her zaman olduğu gibi gollerini birbiri ardına sıralar maçı kazanırdı.
    Maç başlayalı on dakika olmuştu ki Necdet ikinci golünü attı. Sonrasında takımı rehavete kapıldı ve Ali Rıza sahneye çıktı. Şahlanan takım arkadaşlarıyla ileri atıldı. Ali Rıza'nın attığı dört golle maç 4-2 galibiyetle sonuçlandı.
    Ali Rıza iddia gazozunu içerken kimseyi alaya almadı. Daha sonra arkadaşlarından ayrılıp eve gelince annesi sordu: Ali Rıza maçı kazandınız mı?
    Ali Rıza: Evet anne kazandık. Onlar iki attı ben dört attım ve maçı kazandık.
    Annesi: Böyle olacağı belliydi. Ben senin kaybettiğini hiç duymadım.

    -------------------------------------------------------------------------------

    BİR ALİ RIZA BEY HİKAYESİ
    Mustafa 2 yaşında abileri Ahmet 9 Ömer 8 yaşındaydı. Üç kardeş annelerinin yanına gitti ve bir hikaye anlatmasını istedi. Anneleri Zübeyde Hanım başının ağrıdığını söyleyerek çocukları babalarına yönlendirdi ve şunu ekledi: Aman dikkat çocuklar ben size genelde insanlar hakkında hikaye anlattım. Babanız tilkili kuşlu ördekli hikaye anlatır ve hikayenin sonu tahminlerin dışındadır. Şok olursunuz. Dağılıp da gelirseniz sizi toplayamam bilmiş olun.
    Ahmet: Sen bizi merak etme anne. Ben ve Ömer dağılmam Mustafa hiç dağılmaz. Anlatsın bakalım babam hikayesini ve bizi şok etsin görelim.
    Kardeşler babalarının yanına geldiğinde Ali Rıza Bey kafasını elleri arasına almış düşünceye dalmıştı. Ahmet olanları anlatınca hiç şaşırmadı. İnsanoğlunun çözülemeyen sorunları olunca dönüp dolaşacağı yer benim diyordu. Sonrasında Ali Rıza Bey şu hikayeyi anlattı: Bir ördek vardı. Yaşadığı çağa göre ileri düzeyde zeka sahibiydi. Ördekler etrafında toplanır oyunlar oynardı. Bu oynadıkları oyunlar eğlence içindi. Bizim ördekle ilgisi yoktu. Bizim ördek hayatı kendi kurgulamak isterdi. Bir kader yapıcının var olduğunu düşünmezdi. Yaşadığın kader oluyor derdi. Bir gün bu ördek üç ileri bir geri yürürken etrafını tilkiler sardı. Onlarla söz düellosuna girdi ve onlara sorular sordu. Siz tilkisiniz ama kurttan ne farkınız var? İki tilki bir kurt eder diyorlar. Bir tilki bir kurt neden etmesin? İnsanlar hayvanat bahçesi yapıyor ve tilkiyi kafese kapatıyor. Neden tilkiler insanat bahçesi yapmıyor ve insanı tutsak etmiyor?
    Aradan zaman geçtiği halde ördeğin sorduğu sorular bitmiyordu. Sonunda tilkiler sensin dedi ve ördeği bir tilkiden yüz kat daha zeki tilkiler kralının huzuruna çıkardı. Ördek tilkilere anlattıklarını tilkiler kralına da anlattı. Onunla söz düellosuna girdi. Bu durum tilkiler kralını rahatsız etti. Şu ördek de kimdi ve tilkiler dünyasına hücum etmişti? Bunlardan yüz tanesini toplasan bir tilki etmezdi. Tilkiler kralı on yıllık krallığının son bombasını patlattı: -- Siz ördekler kanatlarınız var uçuyorsunuz. Kanatlarınızı tilkilere verseniz tilkiler dünyaya hakim olurdu. Neden dünyaya hakim olamıyorsunuz? Sizi engelleyen nedir?
    -- Tilkiler kralı biz dünyaya hakim olamıyoruz siz de hakim olamıyorsunuz. O zaman gücünüzü kurtlara verin de kurtlar dünyaya hakim olsun dedi. Bunu duyan kurtlar harekete geçti ve dünya yönetimini aldı.
    Çocuklar işte bundan dolayıdır ki hiçbir kurdu evcileştiremezsin. Sirklerde gösteri yapan aslanlar kaplanlar evcilleştirilmiştir. Ben bunca yıllık yaşamım boyunca hiçbir kurdun sirkte gösteri yaptığını duymadım.

    Ali Rıza Bey sözlerini tamamladığında oğulları şok halindeydi. Bildik bilginin dışına çıkılmış ve kendilerine bilinmedik bilgi verilmişti. Babalarının yanında ayrılırken biraz daha özgür ve mutluydular. Tam özgürlük Ali Rıza Bey'in hikayelerinde saklıydı.

    Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994

Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Sosyal Bağlantılar

Sosyal Bağlantılar

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

 

 

 

  • | PDF kitap indir | Non Stop Konya |
  •  

     

     

     

     

     

     

    1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177